|
07 Nisan 2010, Çarşamba
saat: 23:17
Sosyal paylaşım ağlarının alıp başını gitmesinden dolayı, bazen nereye ne yazacağımı şaşırıyorum. Mesela bu güncede yazacaklarımdan yaptığım çıkarımlar aynı zamanda ekşisözlükte birer "entry" olarak yer alacak. Blog yazmayı ise ikinci bir emre kadar tamamen bıraktım. Sanırım bu başak burcu oluşumdan mütevellit bir karardı. Zira yazdıklarımı geniş kitlelere ulaştıramıyorsam yazmanın pek de bir manası yok. Dedem kısmi felç olduktan sonra onlara karşı daha özlem duymaya başladım. Normalde olduğumdan daha duyarlı ve özverili olmaya çabalıyorum. Hiç bir zaman sorumsuz bir evlat olmadım onlara karşı ama bu konuda kapasite arttırımına gitmenin de zamanı geldi. Belki el arabası kırıldı, devir -gerekiyorsa- sırtta taşıma devri. Bu durumu fazla dramatize etmenin de anlamı yok. Bu onlarla iletişimimde empoze etmeye çalıştığım asıl husus. Böylece aslında bir şey kaybetmediklerini, yaşlılığın o kadar da kötü olmadığını anlamalarına yardımcı oluyorum. Benim için en birincil nokta bu işte, "isyanı arzuya çevirmek" Eğer kader ağlarını örmediyse, bahtım kararmadıysa, öğrencilik hayatımın son vizelerini de olmuş bulunmaktayım. Geçen hafta garip bir vize haftası oldu. Beklediğimden daha zor geçenler ile beklediğimden daha kolay geçenler birbirlerini dengeledi. Bilemiyorum. Elimden gelenin en iyisini olmasa da bir çoğunu yapmış biri olarak, kafamı yastığa rahat koyuyorum. Gerisi beni hiç ilgilendirmiyor. Velhasıl kelam, sınavların bitmesiyle, nur topu gibi 3,4 günlük zamanım oldu. Bu süreci de babaannemlerde geçirerek değerlendiriyorum. Dedemi iyi gördüm. Elini daha çok hareket ettirmeye başlamış, konuştuklarını ise anlayabiliyorum artık. Hele bugün babaanneme sen geç deyip kendi başına yemeğini yemesi beni çok mutlu etti. Tabii bu mutluluğun öncesi de var. Sabah sevgili babaannemin "kalk, çok fenayım" sözleriyle uyandım. Hastalık anlatmayı sevmiyorum o yüzden tüm detayları atlayarak anlatacağım. Komşular geldi, ambülans çağırdık, hastaneye gittik. Testler yapıldı. Bizimki huysuzlandı tabi her zamanki gibi. Zaten daha yolda da bildiğim üzere her şeyi normal çıktı. Bir iki eften püften ilaç ile evimizin yolunu tuttuk. Biraz ilgi çekmeyi sevdiğini, biraz da abarttığını biliyorum ama yapacak bir şey yok. Bundan o kadar da rahatsız olmuyorum. En azından ailenin geri kalanı gibi. Tabi bu süreç sırasında fark ettiğim şeyler de garip. Mesela network (iletişim ağı) üzerine bir ödev hazırlamam gerekirse "babaanne ağı" konulu harika bir proje sunabilirdim. Ben babam hariç kimseye haber vermedim. Konuştum o da kimseye haber vermemiş. Lakin haber jet hızıyla yayılıverdi. Bir anda telefonum susmak bilmez oldu. Duyması neredeyse imkansız insanlar da dahil tanıdık herkes aradı. Bir Almanya'daki kuzenlerim kaldı, sanıyorum onlar da yarın ararlar. Böyle bir sistem yok. Tarihteki ilk "network" bu olmalı. Az önce bulaşıkları yıkarken, -ki bugün bunu onuncu kez yapıyorum- aklıma garip şeyler düştü. Eklemem gerekirse, böyle garip bir huyum var benim, otomatiğe bağladığım bir iş yaparken aslında o işi yapmıyor oluyorum. Bambaşka şeyler düşünüyorum. Mesela arabada ve otobüste böyleyim. Bir kere koptuktan sonra, dikkatimi dağıtacak bir durum olmadığı sürece etrafa baksam, gördüğüm nesnelerden bazılarını algılayıp onlar üzerine yoğunlaşsam bile, kesinlikle yolu takip edemiyorum. Sanki görüntüler saniyelik olarak zihnime giriyor ve çıkıyor. Bu yüzden hiç bir yolu bilmem. Bugün taksici "Bayrampaşa'dan mı gideyim abi?" diye sordu. Hiç bozuntuya vermeden " Aynen. En iyisi... " dedim. Sonra içimden, "lan bu herif bize İstanbul turu attırsa ruhumuz duymayacak, bir de İstanbulluyum diye geçiniyoruz?" diye geçirdim. Neyse konumuza dönelim, bulaşık yıkarken aklımdan geçenlerin sonucunda ulaştığım nokta, bu kadar olmayanlara duyulan özlem, arzu ve isyanın, olanların kıymetini bilmediğimiz sürece ne kadar da sanal olduğuydu. Oysa henüz sahip olduklarımız parmaklarımızın arasından kaymamışken avcumuzu kapamakla uğraşsak, onların akıp gidişini umursamadan havada uçuşan boş hayalleri yakalamaya çalışmasak, çok daha mutlu olacağız sanki. Bu bahsettiğim belki de an'a konsantre olmak ile aynı kapıya çıkıyor. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Hoşçakal. | ||
|
|
||