08 Nisan 2010, Perşembe
saat: 10:46


Marakeş

8 saat suren Fez - Marakeş tren yolculugunun ardindan sonunda Marakeşteyiz.
Trene bindigimizde uykusuzlugun 31. saatine girmis bulunuyorduk ve
birazcik uyku icin yalvarir haldeydik.
Kompartmana yerlesip,
evraklari ceplere doldurduk,
cantalarimizi birbirine kilitleyip
uykuya daldik.
Hasan'in dedigine gore 2 defa bilet kontrolu
bir defa da kahve servisi yapilmis.
Tabiki hicbir sey duymamisim
bu demek oluyor ki ben uyumamisim,
bayilmisim resmen.
Sabah 6da kompartmana gelen yolcular yuzunden
uyanip toparlanmak zorunda kaldik,
3 saatlik uyuklamanin ardindan
saat 9 gibi Marakese vardik.
Artik taksilerin taktigini ogrenmis oldugumuzdan, kaziklanmamak icin once turist burosundan gidecegimiz yonu ve
kac km oldugunu ogrendik,
hesaplarimiza gore maksimum 20 dirham tutmaliydi taksi.
Istasyondan cikar cikmaz taksiciler
40 dirham, 70 dirham diyerek pesimize takildilar fakat artik kaziklanmak yok!
ve taksimetre konusunda anlasarak bindigimiz taksiye sadece 13 dirham odedik.
Medina sokaklarina arac girmedigi icin hostelimizi yuruyerek bulmamiz gerekiyordu.
Ve seruven basladi...
Yuzlerce dapdar sokak,
sokak baslarinda adres yazili degil,
ingilizce bilen neredeyse hic kimse yok,
ve biz adini bile telaffuz edemedigimiz bir adresi ariyoruz.
yaklasik 1 saat bir o yana bir bu yana donduk durduk,
Elimizdeki adres kagidini gorenler
ola, hello, ciao
2 dirham 5 dirham adres adress diyerek pesimize takiliyorlardi,
bu kulagimda bir ezgi olusturdu bir sure sonra.
Sonunda italyanca bilen birine rastladik ve en azindan yonumuzu belirledik.
2. saate girerken halimize aciyan bir amca takti bizi pesine
ve tek basimiza bulmanin imkansiz oldugunu anladigimiz hostelimiza kadar goturdu bizi.
Hostelin icine girdiginde sevincten gozlerimiz parliyordu,
3 odasi olan, mukemmel bir terasa ve ic avluya sahip tipik bir Fas evi.
Daracik bir sokagin icinde ve tam hayatin icerisinde.
Odamiza yerlestikten sonra,
hosteldan cikiyoruz ama geriye donebilecegimizden emin degiliz.
girdigimiz her sokagin fotosunu cekerek
donuste kaybolmamak icin kafamizdan kendi haritamizi ciziyoruz.

Djemaa el Fna meydani...
Akrabotlar, yilancilar, danscilar, kina yakan kadinlar, isportacilar, masalcilar, saticilar...
Kizil sehir'de tam bir aksamustu.
Bir yanda karli Atlas daglari,
bir yandan esen sicak col ruzgarlari.
O kalabaligin icerisinde surukleniyoruz,
kimse birbirini dinlemiyor, anlamiyor,
sadece kosturuyor.
Saskinlikla daliyoruz kalabaliklarin arasina,
takma dis satan bir adam goruyuroz
bakakaliyorum.
Yerlerdeki tezgahlarda akliniza gelen her sey satiliyor;
takma disler, etler, taslar, temizlik esyalari, takilar, meyveler,
salyangoz
Burunlari tikayip, gozu karartip
salyangoz yemeye karar veriyoruz
ve hala hayattayiz.
Bu arada aklima takiliyor;
'musluman mahallesinde salyangoz satilmaz' gibilerinden bir deyim hatirliyorum sanki.
Tezgahlara goz ucuyla baktiginiz anda
pesinize takiliyor saticisi.
fiyat 20 dirhamdan basliyorsa,
siz yurumeye devam ettikce 2 dirhama kadar iniyor.
Sikayet etsem de bu sayede cok ucuza deri bir sandalet aliyorum,
hayir istemiyorum dedikce fiyat yariya iniyor,
Muslim price taktigimizle de ceyrege.

Biraz nefes almamiz lasim,
meydani goren bir kafeye oturuyoruz.
Icki yasak,
herkes surekli nane cayi iciyor.
Bir sure sonra nane cayindan kafamiz guzel oluyor, uyukluyoruz.
Marakeste o kalabaligin disina cikinca farkediyorsunuz ki,
zaman gecmiyor bu sehirde!
Duruyoruz, saatlerce o meydani izliyoruz.
Arada gozum bazilarina takiliyor,
bosluga bakiyorlar oylece,
ben onlara bakiyorum,
onlar bosluga
bu boyle devam ediyor bir sure.
o kosusturmanin disina cikan herkes
oylece bakiyor bosluga.
simdi anliyorum sokaklarin neden o kadar kalabalik oldugunu,
herkesin kendini o karmasanin icerisine attigini.
bu sehirde durmak demek,
bosluk demek, dusunmek, kalakalmak demek.
zaman akmiyor bu sehirde...
Fransizca aksanli bir ezan basliyor tam o sirada, ezgisiz
ve her sey gibi cok farkli.
8 ay sonra ilk defa duyuyorum ezan sesini...

Havanin kararmasiyla, koca meydan
acik hava bir restauranta donusuyor.
Tezgahini kapan basliyor yemek pisirmeye.
Sehrin uzeri dumanla kaplaniyor,
gozgozu gormuyor.
Et kokusu uzerimize siniyor.
Yemek yemeye karar veriyoruz gozu karartip.
Etleri elleriyle parcalayip onumuze koyuyor garson,
catal istedigimizde gulerek arapca bir seyler soyleniyor kendi kendine.
ekmegi alip elleriyle yaga banip koyuyor onumuze ve gidiyor.
Biz de uyum saglamaya calisiyoruz duruma,
birakiyoruz catali,
ellerle daliyoruz yemege.
Yemek fiyatlari cok cok ucuz,
2-3 euroya en kralindan karninizi doyurabiliyorsunuz,
en krali derken
en Fas'indan diyelim.
Yemekten sonra carsiya karisiyoruz yeniden,
daha dogrusu surukleniyoruz yine.
Mahser yeri gibi dedikleri bu olmali.
Marakeş-mekeş diyoruz biz de bu sehre.
Herkes sokaklarda,
sanirim evde yemek yemiyor insanlar burada,
insanlar durmak istemiyorlar bu sehirde,
cunku bu sehirde zaman akmiyor.
Yeniden cikip nefes almaliyiz.
Meydani tepeden goren bir terasa cikiyoruz tekrar,
nane cayi iciyoruz tekrar,
insanlari izliyorum tekrar,
bosluga dusuyorum tekrar
ve tekrar zaman gecmiyor.
Berberi dilinde 'Tanri'nin ulkesi' demekmis Marakes.
Burda Tanri'yi, evreni dusunecek zaman o kadar bol ki,
ne demek oldugunu kendimce anliyorum Marakes'in.
Nane cayinin uyusturucu etkisine kapiliyoruz yeniden ve son bir gucle kalkip
labirentin icindeki hostelimizi aramaya koyuluyoruz.
Terasimiza cikiyorum,
ah bir biram olsaydi dedirtiyor insana manzara.
Insanlar teraslarda uzaniyorlar,
herkes yine bakiyor oylece.
biz de uzaniyoruz yere,
gokyuzunu seyre daliyoruz.
Kizil sehrin uzerinde kizil isiklariyla parlayan Mars'i buluyoruz once,
Venus ortalarda yok,
sehrin et dumaninda kaybolmus olmali.
Gozlerim kapaniyor,
bosluga bakiyoruz yine ve
yildizlara dair ruyalara coktan daliyoruz
tam o sirada.


istanbul
hosting