|
16 Nisan 2010, Cuma
saat: 21:47
Casablanca trenine son anda yetisiyoruz, butun kompartmanlar dolu, yine! yine herkes sokaklarda, 4 saatlik yolculugumuz basliyor. Hava inanilmaz sicak ve trende havalandirma yok, camdan disari sarkiyorum. baska turlu bir sey benim istedigim,ne ağaca benzer, ne de buluta burası gibi değil gideceğim memleket denizi ayrı deniz, havası ayrı hava... bundan daha guzel bir sarki eslik edebilir mi bu ana? Fas'a bahar geleli cok olmusa benziyor, her yer yemyesil, agaclar portakallarla dolup tasiyor, casablancaya yaklastikca okyanusun kokusu geliyor burnumuza. oylece kitleniyorum yine bosluga, bir sigara sarmak istiyor canim ama elim gitmiyor cantaya, o sigarayi icmis gibi kitleniyorum adeta. evrenin muhtesem duzenini seyretmek sarhos ediyor beni. Gozumun onune Christopher Maccandless geliyor. doganin ortasinda, tek basina oylece durup etrafi izliyor, her sey o kadar kusursuz ki, ve o an o kadar Farkinda ki, aglamaya basliyor. gozlerim doluyor. derin bir nefes aliyorum, tren yoluna devam ettikce ben de kendi icimdeki seyahatime devam ediyorum. seyr-i suluk... Tren Casablancaya vardiginda saat 4'e geliyordu, ne yapacagimiza dair tek bir fikrimiz bile yoktu, oylece yurumeye basladik, kiyisinda butun gunu gecirecegimiz Atlas okyanusa dogru. Maalesef ki herkes gibi bizi de hayal kirikligina ugratiyor Casablanca. gerci ne bekliyorduk bilmiyorum... Marakes ve Fez'in aksine oldukca duzenli, modern ve zamanin aktigi bir sehir. sikayet ettigimiz o kaosu ariyoruz. Diger sehirlerin aksine Casablanca da icki serbest, barlara rastliyoruz ara ara. Bir nevi Turkiye'nin Izmiri, Izmirim. Hava kararinca geceyi gecirecegimiz havaalanina gitmeye karar veriyoruz. Trenden indigimizde farkediyorum ki Paris havaalaninin aynisi, ayni ulasim sistemi, ayni girisler, ayni istasyon. Aklima filmden bir replik geliyor bu defa, 'Paris hep bizim kalacak'. Havaalanina girip beklemeye baslıyoruz, koşup birer bira alıyoruz uyku tulumumuza yerleşmeden önce. Sonrası uyuklamak, kitap okumak, insanları izlemek, kalkan uaçakları seyretmek ile geçiyor ve sonunda polisin uyarısıyla uyanıyoruz. Home is where i rest my head diyor ya Mccandless, aynen öyle. yerimizi yadırgamadan uyurouz alanlarda, sabah uyku tulumlarımızı toparlayıp kahvaltımızı yapıp, bir başka maceraya uçuyoruz. Eve vardığımızda yorgunluktan bayılmak üzereydik, Hasan sabah brüksele uçmak zorundaydı ve zaman o kadar çabuk geçiyordu ki Fas'ın aksine. Bu sefer de keşke dedik, keşke Fas'ta olsaydık birlikte zamanı durdurabildiğimiz o kaosun içinde. Bir öğle uykusu, bir duş ve birer biranın ardından sakince başlıyoruz düşünmeye. Marakeş'i tek kelime ile özetlemen gerekse ne olurdu o kelime diye soruyor Hasan. Keşmekeş kelimesi çıkıyor ağzımdan, Gözüme görünen o düzensizliğin (!)içerisindeki düzeni göremiyorum kalp gözümle. Kime göre, neye göre düzen? Aklımdan geçenlerden ötürü kızıyorum kendime, insanların hayatları üzerine yorum yapma hakkını nerden buluyorum kendimde? Kime göre geriler, neye göre pisler? Medeniyetin kriterleri nedir? Elle yemek yemeleri, bir milleti geri mi yapar? Çok kızıyorum kendime çok, gördüğüm şeylerin benzerlikler değil farklılıklar olmasından dolayı çok kızıyorum kendime. Her gün kültürlerarası diyalogtan, önyargılardan bahsediyorum gelen öğrencilere, ama maalesef ki bizler kültür kelimesinin sözlük anlamını biliyoruz sadece... Daha bin fırın ekmek yemem lazım, daha binlerce insan tanımam, binlerce kitap okumam, kilometrelerce seyahat etmem, kendimi çok daha iyi tanımam gerek. - Olsa iyi olurdu. Gandhi'nin Batı uygarlığı hakkında ne düşünüyorsunuz? sorusuna verdiği cevap... Fas'tan bir kaç fotoğraf; picasaweb.google.com/duyguuzdas | ||
|
|
||