23 Nisan 2010, Cuma
saat: 13:20


Tedavi günlükleri - 1

Beyaz bir bluz, kırmızı bir ceket ve mavi bir boyunbağı ile çıktım evden. Kreş servisinde çocukları okullarına, sonra da okullarından dağıtırken arabanın içindeki toz boğacakmış gibiydi. Bir saat on dakika öksürdüm. Kendimi görece havadar minibüse attığımda ağlamaya başladım. Annemin suratı asıktı.

Hastaneye geldik. Servis adını söyleyince beklediğim mutluluk dolu cehalet tepkilerinin hepsini geçiştirdim kafamda. Doktor güleryüzlü ama çirkin bir kadındı. Ve bu çirkinliğini rengarenk bir fular, dudak boyası ve allık ile kapatmaya çalışırken annemin kalbini çalabilecek ama beni itebildiğince öteye itebilecek duruma gelmeyi başarmıştı. Konuştuk. Konuşmakta zorlandım, faranjitim kronik olduğunu kanıtlamak istemişti. Sesimi duyuramıyor, cümlelerimi tamamlayamıyor, istediğim vurguyu veremiyor ve kendimi anlatmak için yeterli olan enerjiden her dakika başında yoksun kalıyordum. İlaç karaladı reçeteye. 15 gün sonra tekrar görüşmek istediğini söyledi. Hayır diyemedim.

Eve geldim. Uykuya dalma çabalarım iki kere annemin telefonuyla engellendi. Bir şeyler yedim. Film izledim. Saat 9da reçetelendirdiği gibi 25 mg boyutunda ısırdım hapı. 10.30 gibi uyku değil uyuşukluk gelmişti. Ekranı kapattım. Kafamı çevirdim. Can sıkıcı şeyleri düşünemiyor ancak huzursuzluktan da kurtulamıyordum. Uyudum. 1 saat sonra uyandım, telefonum çalıyordu. Kapattım, döndüm, döndüm... 1 saat sonra uyudum. 1 saat sonra uyandım. Bu evrelere ayak diremeye başladığımda sabahın beş buçuğuydu saat. Uyanarak bu uyku çilesinden kurtulmaya 5 saatim kalmıştı. Bölünüp kıpırdamadan, baş ağrısı içinde geçirdim.

Kahvaltı ettim. Reçetelendirildiği gibi 5 mg boyutunda ısırdım hapı. Yan etki bölümünde yazan her 10 kişiden biri gibi bulantım başladı yarım saat içinde. Ben kusmam. 6 yaşından beri kusmadım.
Hiç bir şey iyiye gitmiyor. O fındık kıracağını bıraksa annem keşke elinden.
Hani böyle dolar dolar da ağlayamazsın ya...
Öylesine tanıdığım işte.


istanbul
hosting