|
02 Mayıs 2010, Pazar
saat: 15:15
Toros alıştırmalarına, olası hamlığım neticesinde ağırdan başladık. Önce bir iki taş ve çimen üzerinden geçiş, İngilizlerin işaretlediği yollardan emin bir yürüyüş yaptık. Hiçbir yer haritadakilerle tutmuyordu. Komando okulundaki arkadaşlar meğer her yere neden bu işaretleri koymuyoruz demiş. İneklerin üzerini bile boyadıklarından, kimileri için emniyette, yürüyenler için de emniyetsiz alanlar yaratmışlar. Sonra tayançın göl kenarındaki evine gittik. Köpekler daha sakindi, ve burnumuzu koparmak için fazlasıyla yorgunlardı. İlk gün biraz rahatsız geçti. Jenny neredeyse güneş gözlüğünü hiç gözünden çıkarmadan konuştu bizimle, ben de fazla enerjimi ona ne kadar güzel olduğunu falan söylemekle geçirdim. Bize odalarını ve elektrikli battaniyelerini verdiler. Sabah kalktığımızda hiç uyumamış gibi verandada oturuyorlardı. Bu beni iyice gerdi. Önce bulaşıkları yıkadım, hiç hareket yoktu jennyde..Mahçubiyetimin artmaması için mutfak halılarından başlayarak silkeledim. B o gün yürüyüşe gidecek sivri dağa tırmanacaktı. Ama bu şartlar altında, herhangi bir komando kurşunuyla o dağlarda ölmeyi evde geçireceğim ızdırap dolu vakte çoktan yeğlemiştim. Tayanç ve Jenny de geldiler. Ağır ağır tırmanmaya başladık. Jenny, yeni canonuyla taş toprak böcek göt göbek demeden 4 saatlik yürüyüşü fotoğrafladı. Böylece güneş gözlüğünü çıkarmış oldu ve ben de ayy ne güzell gözlerin var iltifatını dağda olduğumuz için nefes nefese yenileme fırsatı buldum. Tayanç oynadığı dizinin gereği artık tam bir asker. Kendisi de o kostümle katıldı zaten. Tırmanış sırasında dağa gerçekten çıkan askerlere de siz değil ben gerçeğim bakışları vardı belki. Ama güneş gözlüğünü hiç çıkarmamışken bunu söylemek saçma olur. Yine de huzur dolu, mükemmel bir yürüyüştü. Yarı yolda ben biraz oflamayı kesiyim diye piknik yaptık. Muhtemelen eskiden bir banyo olan taşın üzerine fotoğraf makinemizi koyup bu garip dörtlüyü ölümsüzleştirdik. Sonrası ise gerçekten dikti. Çok zor olacak dedi b. Dediği gibi oldu. Ama zirve..Ama zirve... Neredeyse türkiyeyi görebiliyorduk. o kadar keyiflendik ki ben Nick Cave kitabımı iştahla okudum. Müzisyenlerin müziklerini dinleyemediğimden okumak pek bir keyifli. Sonra dağdan indik. Ben yalnızca bir kere yumuşak bir düşüş yaptım ama aşağı doğru kolaylıkla epey bir yol katettiğimi görünce güldüm ve sol bacağımı yeniden düşürmeye çalıştım. B ensemden beni kedi gibi tuttuğundan bu olmadı. Yarı yoldayken b ben doyamadım bir daha çıkıcam dedi ve yine çıktı, çok geçmeden geri geldi. Eski tip bir şevrole jipe atlayarak önce setlerine gittik. Uçakta benim ısrarla abdullah oğuz olarak tanımladığım şahış monitörün önündeydi ve aslında osman sınavdı. Yıkık bir köye gidip bir köylünün evde yaptığı şaraplardan üç litre satın aldık. Mekanda bir hortum büyük bir şarap galonu ve bir sürü boş damacana ve fanta şişesi vardı. Dünyanın en lezzetli şaraplarından biriydi. 20 lira verip çıktık. Güneş batarken büyük bir migrostan etler parmak arası terlik ve bir kaç plastik sandalye aldık. Evde mangal yakıldı. Fotoğraflar cdye kondu. Erikli şişesinden şaraplamalar başladı. Az konuşmalı bir geceydi. Sevimlilikten yorulmuştum. Enerjim bitmişti. Tek ihtiyacım olan şey yoktu. Taki Boraya kadar. Bora tayancın komşusuydu. Sen de Dvd var mı dediler. Var dedi. Ondan sonra hayatımda gördüğüm en şık en öznli en bilerek hazırlanıp ona gönderilmiş kutuyu gördüm. Dünyada sahip olmak istediğim tek şeydi. Ama Don Juan gibi bir görünüme bürünen Bora, her şeyi olur kıldı. Ben de hakettiği için ona rozetimi verdim. Sonra yan taraftaki kısma geçtik. Çok geceydi. Hiç ışık yoktu. Başka her şey vardı. Litrelerce şarap ve viski vardı. Herhalde orada istenmiyordum veya hoş karşılanmıyordum. Umurumda olmadı. Tayanç ve Bora, bendirlerini klarnetlerini ve neylerini çıkardılar tek tek. İzmiri, elektriksizliği hatırladım. Ama bunu pögeden başka kimse hatırlamayacak ve belki ikimizden sonra da yok olacak. Yine de kutsal bir geceydi denebilir. | ||
|
|
||