06 Mayıs 2010, Perşembe
saat: 16:58


Toroslardan çıkıp, dünyanın en çirkin şehri olan antalya da bir iki saat kaybolup bir otel bulduktan sonra İstanbul'a döndük. Bir gece kalıp Berlin'e gelecektik. Yeşil Berlin, Türk Berlin, parti Berlin, Ucuz Şarap Berlin, istemezsen hiçbir şey duymayacağın Berlin. Kırmızı ev Berlin, temiz ve düzenli Berlin, benden bir tek kıyafetlerim olan büyük geniş boş Berlin.
Adada kalan eşyalarımızı almaya gittim önce kabataştan.

Yürüyerek eve vardım. Başına harika beyaz bir eşarp bağlamış kız ve sözlüsü bana eşyalarımı verdiler. Dönüşte, bir sürü faytonlu henüz ne olduğunu idrak edememiş Yunanlı turistin arasında yabani bir atın üzerine binmiş, dört nala Maden'den yukarı çıkan bir adalı çocuk yanımdan geçti. Valla prens gibisin dedim, hiç adetim değildir halbuki, diğer yçne doğru gittiğinde, kanıtlamak ister gibi atını kişnetti. Bir mazarati veya bıyıkla yapılamayacak hareketler.(bunlar demek istemiyorum)Dönüşte İskelede, başında fötür şapkasıyla içlik ceketini giymiş, kravatı boynunda, daha sonra 89 yaşında olduğunu söyleyen bir "bey" oturdu yanıma.O sıralar, Don Juan elimin altında, Castenada'ya ölümü anlatıyordu. Tütün ürünlerinden Rumlara uzanan bir konuşma yaptık. Bu cesaretimi şahane güneş gözlüğümden aldım. Dikkatli bakınca iki kuru kafa bir azraille gözgöze geliyor kem gözler.
Şahane bir şey. Umarım hiç kırılmaz. Sonra neden bilmem, takip ettim onu Vapurun en uç kısmına içe geçince. Kitabım bitmek üzereydi ve o vapurda ölebilirdim. Sanırım o "bey"le konuşmak istememin başka sebepleri de vardı ama çok önemli değildi. Bana bürokrat gibi de geldiniz dedim, ticaretle uğraştığını söyleyince. Bilmem belki dedi şapkasını önüne indirerek. Sonrasında Türkiye'ye iki tane başbakan geldiğini söyledi gerçek anlamda. Şükrü saraçoğlu ve Adnan Menderes. Bir şey demedim. İdeolojilerden hiç anlamam ve bu adamlardan birinin bir sahası olduğunu biliyorum diğerinin de nehri var.
Sonra uzun bir monolog yaşandı, tam beklediğim istediğim gibi, kınalıadaya kadar dinledim durdum.

İnanır mısınız bütün arkadaşlarım öldü.
Ölüm kendini çağırana gider.Siz de henüz öyle bir hava yok.
Doktorların her dediğine riayet ediyorum. Yemeğime tuzuma şekerime. Yine testler. Yine kolestrol. En sonunda dedim, doktorcuğum bu yeme içme meselesi değil, geliyorlar.
Kızılderililer neden uzun yaşarmış biliyor musunuz, hiç doktor görmedikleri için.
Doğru, gerçi duyuyoruz kafkaslarda yüzotuz yaşına kadar falan yaşayan insanlar var.
Aynen. Sizde de o potansiyel var. Maşallah.
(yeşil Yol filminden bahsetmek için ne uygun bir durum ne de yeterli holivudlukta bir hava oluştuğundan..)
Kitap okuyor musunuz.
Okurdum ama..49 yılına kadar.
Ne oldu sonra.
Sonra bir otobüse bindim. Kitap okuyorum. Tarih. İki şöför ikisi de uyuyor dümdüz yolda. Şarambole yuvarlandık. 27 yolcu var. 26'sı ölü. Bir de ben...Kardeşlerim falan orda yanımda ölü ölü, ceset ceset yattı saatlerce.
Bey Bunu bir kaç kere yineledikten sonra eşyaları alarak dışarı çıktım.Sosyalliğim için en uzun zamanı harcamıştım. Vicdan azabı duymadım. Ben sanırım daha önce ölücem demek istedim. Ama ne doğru olan ne bana ait olan hiç bir şey söylememiştim. Bunu neden söyleseydim.Ölüyordu. Korkuyordu.

B ile, insanın başına gelebilecek en korkunç şeyden konuşuyorduk, the house dizisine müdavim olduktan sonra.Oradaki doktor, ölmenin ölümleri izlemekten daha az korkunç olduğunu savunuyordu. B, tüm şeftali kalbi ve o tertemiz gülüşüyle. En korkuncu, sevdiklerin senin ölmeni izlerken elinden bir şey gelmemesidir. Ölüyorsun ve üzüyorsun onları.
Ben de şeftali olmayan kalbimle, ya da hayatta olan herşeyi kıskanıyorsundur belki dedim. Karanlık ciğerler dumanlı beyinler işte böyle çalışıyor.

Berlin. Huzurlu bir yağmur yağıyor. Hırçın bir rüzgar. Bir sürü güzel şarap, duty freeden alınan binlerce kilo tütün tütüyor.












istanbul
hosting