|
11 Mayıs 2010, Çarşamba
saat: 16:15
Hayatımın en kalleş günlerinden birini yaşıyorum. Bir dost yerine imza atıyorum ben sen rahat ol deyip atmıyor, ve devamsızlıktan kalıyorum çok kolay bir dersten. Sonra hocaya bir yalvar, bir de yakar. Burası hepten rezalet. Ben asi ruhlu ben birinin karşısından süklüm püklüm oluyorum. Yere eğiliyor başım. Haybeye gazel okuyorum. Sonunda ikna ediyorum, kimseciklere söylememek şartıyla ama git rapor al mazerete gir diyor. Aman tanrım. Annemi arıyorum. Gözlerim doluyor. Kocaman adam kampüste ağlıyor. Tabi gizli gizli. Akıl aramaya gerek yok. Akıl sağlığımın bu sıralar yerinde olmadığını biliyorum. "Mezun ol" baskısı beni mahvediyor. Bir yandan kaçıp gitme isteği... Her neyse, dediğim gibi annemi arıyorum. Rapor araştırmaları başlıyor. Eskisi gibi değil öyle kolay değil bu işler. Doktor tanıdıklar bilmem neler, ardı ardına olumsuz haberler. Hayda... İniyorum kampüsten, sağlık ocağı, hastane aramaya. Bir sağlık ocağından bahsediyorlar, biri ileri yolluyor, biri geri. Nerede olduğumu bile kestiremiyorum tam. Sonunda önünden üç kere geçip de farkına varamadığım saklı bahçeyi keşfediyorum. Dalıyorum içeri ağlamaklı bir suratla. Sekreter mi denir, danışman mı denir, ne denirse artık. Türbanlı bir abla ile karşılaşıyorum. Abla dediğime bakma sen, yine benim yaşlarımda. "Ne geldin sen, rapor di mi?" edasıyla yüzüme bakıyor. Hiç bir şey söylemese de ben "Evet, rapor alıcam" diyorum. Doktorun çıkacağını söyleyip beni savmaya çalışıyor. Yemem, sağlıklı düşünemiyorum ama aptal da değilim henüz. Muayene olayım bari deyip sandalyeye kuruluyorum derme çatma sağlık ocağında. Ağlak suratım da benimle beraber. Türbanlı olduğunu sonradan fark ettiğim doktor, bir hastaya bağırıp kovuyor onu. Sonra çıkıp bana nutuk çekiyor aklı sıra. Evet, haklısın, büyüksün, yaşa, deyip geçiştiriyorum onu. Kayaların arasında saklanan müren balığı gibi şovunu yapıp geri çekiliyor. Sonra diğer doktor beni kibarca odasına davet ediyor. "Neyin var?" "Hastayım, bu okul, bu hocalar beni hasta etti" diye cevap veriyorum. Anlaşamıyoruz. Çıkıyorum oracıktan, güzel gözlü bir teyze bana yardım teklifinde buluyor. Ağlama katsayım artıyor. Tutuyorum kendimi sıkı sıkı zor da olsa. Sinir diye bir şey kalmadı tabi. (Sen bütün gece çalış, vizesinden 60 aldığın dersten hoca seni çıkarsın bir adet devamsızlık fazlan var diye. Bir de nefret etmene rağmen bir günde, bir senede etmediğin kadar çok insana müdana et.) Tam çıkarken sekreter, danışman neyse o süper abla geliyor arkamdan. Gel gel yapıyor bana. Beni adı İsmail olan dünya tatlısı bir doktora götürüyor. 30-40 metrekarelik sağlık ocağındaki üçüncü doktor. Gerçekten çıkacak olan. Neyse adam yazıyor raporumu. Bir şey demiyor. Ben de bir şey demiyorum. Ama ağlıyorum sessizce bu kez. Rahatlama desen değil. Tamamen birine muhtaç kalmış olmanın, acizliğin, biraz sorumsuzluğun, biraz da arkadaş kazığının yol açtığı bir sinir patlaması. Düşüncelerle çıkıyorum oradan, elimde raporla. Eve geliyorum. Şimdilik ev sessiz. Ev huzurlu. Yarın iki sınavım var. Önce akıl sağlığımı bulup, sonra onlara bakacağım. Sevgilerle günce. <GÜNCE DIŞI> Bu yazının bir kısmı kurgu olabilir de. Olmayabilir de. Kimse bana rapor vermedi aslında. Ya da belki gerçekten bir yandan da hastaydım kim bilebilir. </GÜNCE DIŞI> | ||
|
|
||