16 Mayıs 2010, Pazar
saat: 22:35


-en sevdiğim albümler-

en sevdiğim albümler, ilk dinleyişimin üstünden belirli bir süre geçmiş (3+ yıl), ilk hasta olup hayvan gibi kitleyip dinleme devresinden sonra unutulmamış ve halen, nostaljik değerinden dolayı değil, müziğin şu günkü kafamla da tat vermesinden dinlenmekte olma kriterleri göz önünde tutularak seçilmiştir.

the climb - the climb: 1999'dan beri. sahip olduğum 5. albüm falan. bence bu bi rekor.

deftones - around the fur: esasen ilk göz ağrım white pony, onun yeri ayrı o yüzden ama dönüp dönüp nöbet halinde kitlendiğim şarkılar mx ve dai the flu olduğu, ayrıca ilk dinlediğim deftones şarkısı my own summer olduğu, ayrıca o şarkıyı da the climb üyeleri tavsiye etmiş olduğu için around the fur.

velvet goldmine film müzikleri: çünkü velvet goldmine film müzikleri.

tool - lateralus: tool tiksintimi schism'le yendiğim, çok da iyi yaptığım için. ayrıca ne zaman salak salak triplere girip, salak salak triplere girdiğimi farkettiğim halde çıkamasam, bünyeye lateralus basarım, öyle öyle şeyederim. mükemmel bir insanım ama takviyesiz mükemmel olacak kadar da değil tabii.

kargo - yalnızlık mevsimi: tek şarkısını severek başladığım, zaman içinde her şarkısı ayrı kıymet kazanan, benimle beraber büyüyen albümlerden olduğu, ayrıca kargo'nun önceki ve sonraki işlerinin genel havasıyla karşılaştırdığımızda kargo albümü olmadığı için. göt ister.

moonspell - antidote: wolfheart'la başlayıp buttefly fx'e gelen adamların, o kadar zamandır asıl yapmak istediği müzik olduğunu düşündüğüm için.

sisters of mercy - floodland: aslında sayıca bakarsak, yarısından fazlasından tiksiniyorum albümün. çok ara. ama sevdiğim şarkıları da köpek gibi seviyorum, hayatımın şarkıları arasında yer alıyorlar, o şekilde dengeliyor. yoksa sayıca bakarsak first and last and always daha önde.

a perfect circle - mer de noms: bi albümdeki bütün şarkılar güzel mi olur?

weezer - weezer: seneler önce ilk dinlediğimde bu albümde de boş şarkı bulamamıştım. sonra senelerce dinlemedim. sonra dinlediğimde tüylerim diken diken oldu resmen, üstelik müzik de gayet neşeli pop rock olduğu halde. o nostaljidendi işte, yani bu albüm biraz nostalji kadrosundan dahil oldu. ama sağlam iş yani.

faith no more - : aha sıçarsın. ilk dinlediğim ve en çok isabet kaydeden albümleri king for a day, fool for a lifetime. isabet sırasında onunla yarışan, mike patton'la yaptıkları ilk albümleri real thing. ama ben angel dust'ın çoğundan tiksinsem de, ilk 3 şarkısını, özellikle de caffeine'i, hem bu iki albümden fazla seviyorum, hem de daha fazla dinledim. faith no more candır, mike patton is my prozac deyip geçiyorum (işin kötüsü album of the year da kapışır ha.)

alice in chains - dirt: would? çünkü, ama "kendi adlarını taşıyan albümleri" de kapışır. çünkü onda da heaven beside you var. ama would?.

soundgarden - superunknown: soundgarden'ın başka albümü de yoktur fikrimce, o kadar net konuşuyorum.

hellsing anime müzikleri, ilk cd (raid): popüler japon müziğinden genelde hoşlanmam. tür tutturamazlar, şarkıya metalcore başlar punk devam ederler, en sert gruplarda bile bi popluk havası vardır. müzikler müzik olsun diye yapılmış değil, satılmak için imal edilmiş havası verir, bi yapaydır, samimiyetsizdir (hani japon olmayanlar da öyle ama, onlar hiç değilse daha iyi saklıyo be anam, muşamba dinliyomuşum gibi gelmiyo). anime müzikleri iyicene öyledir. filme-diziye arkaplan müziği olarak yapılmış o orkestrasyon, senfonik, enstrumantal şeylerden doğu-batı ayırdetmeden zaten hoşlanmam. hellsing'in müzikleri ise, velvet goldmine'dan bu yana gördüğüm en şahane "görsele eşlik" müzikleridir, şahtır, şahbazdır. iki cd'si de güzeldir ama, açılış müziği olan "logos naki world" yüzünden olayım raid.

orgy - vapor transmission: orgy nu metal olayının patladığı dönemlerde "aynısının bi de 80'lerlisini yapalım" dedi, candyass diye bi albümle çıktı. tam böyle o dönemin gençliğine sokuşturulacak türden bi albümdü ama, fena değildi. bu "varmak istediğimiz yer buydu" havası vapor transmission'da da olduğu için onu hala dinliyorum. olaylarını ikinci albümde bulan çoğu grup gibi sıçtılar dağıttılar sonra zaten, dinlenecek bi tarafı kalmadı.

black tape for a blue girl - remnants of a deeper purity: grubu ilk dinlediğimde "ben kesin ileride büyüyünce bunlara hasta olacağım, ama şimdi değil" dediğim, beni haklı çıkaran ilk albümleri de remnants olduğu için. (artı az önce öğrendiğim kadarıyla, bu albümün bir de 2. cd'si varmış, hayatta en sevdiğim şarkılardan biri bu 2. cd'nin son şarkısıymış ve ben yıllardır mal gibi sadece ilk cd'yi dinleyip, şarkıyı sadece bir takım toplamalarda bulunuyor sanıyormuşum. ezildim.)

katatonia - : "sıçarsın" anlarından bir diğeri. son albümleri dışında hepsini eşit yoğunlukta dinledim, eşit seviyorum. albümü dinlemeden önce yarattığım bir karakterin hikayesiyle birebir örtüştüğü için viva emptiness desem, "fakat last fair deal gone down" diye kafamı duvarlara vurmak durumunda kalacağım. geçen akşam, eskiden beynimi kulaklarımdan akıtan discouraged ones'ı dinleyip onu bile sevdim. artık ne desem bilemiyorum. (black murder day'i hala sevmem ama, leş üzgünkızgın metal.)

Therapy? - troublegum: otuz tane therapy? albümünü dinleyip, beğenip, dönüp dönüp yine buna geldiğim için, ayrıca knives ve femtex.

anathema - judgement: ay yok buna katlanamıyorum artık, sağda solda barda pavyonda çaldığında "çok darkım çok hüzünlüyüm" diye daşşak geçmekten bi hal oluyorum. yazmamam mantıklıydı ama böylesi daha komik.

bat for lashes - fur and gold: bu albüm yeni sayılır, grubun da zaten daha iki albümü var, yani henüz kendilerini kanıtlayamadılar. ama leş gibi kız müziği olmasına rağmen dönüp dönüp dinliyorum, tüylerim hürperiyor, var demek ki bi olayı.

jeff buckley - grace: höh.

team sleep - team sleep: deftones tayfasının yan sanayii olmasından kaynaklanan bi torpil durumları var, ayrıca tek albüm çıkardılar. bununla beraber, bayıklardan bayık beğenen müzik olmasına karşın afakanlarda boğulmak yerine "oooh ıhlamur gibi müzik" diye dinledikçe dinliyorum, bunların da var bir olayı diyorum.

kültür shock - kultura diktadura: bunların da diğer albümleri kapışır ama, horse thief'den dolayı kultura diktadura'yı kayırıyorum. yoksa integration taş gibi. üstelik her albüme daha az balkan türküsü yorumu koyarak integration'da sırf kendi şarkılarını dinletmelerindeki kurnazlığı takdir ettim. live in amerika'yı sevmem ama bak.

şimdilik bu kadar geldi aklıma.

Bonus track:

sisters of mercy - temple of love (1992 kaydı): çünkü dünyada en sevdiğim şarkılardan ikincisi, sadece sikkorifik bir "best of" toplamasında bulunuyor.







istanbul
hosting