|
12 Temmuz 2010, Pazartesi
saat: 00:40
Şimdi yarın sınav olmasa yine düşünürdüm bunları da yazma gereği duymazdım. Madem sınav var, bari ders çalışmayayım. Şimdi benim bir takım zaaflarım var. Oraya oynandığı vakit dünyanın en agresif insanı olabiliyorum. Bu kontrol etmem gereken bir şey ve sanırım bundan sonrası için kontrol edebileceğim bir şey. Bir ders almak gerekiyordu, ders aldım. Kaybettiğim hiçbir şey yok tabi. Kaybettiğim bir şey olsaydı kıvranıyor olabilirdim şu an. Ama ben ciddiye almadığım ve kaybetmemin bir sakıncası olmayan insanlara karşı çirkefleşebiliyorum. Bu da benim duygusal zekamın bana bir oyunu. Düşününce evet, hasta ettiğim insanların tamamını kaybetmemin bir sakıncası olmadığını biliyordum. En yakın örneği de R'dir, ama haklıyım o konuda. İşte dün de B'yi hasta ettim. Elimden bardak düştü, kırıldı filan. Ve bozulunca onu asla gizleyemiyorum. Duygularını gizleyebilen bir insan da değilim demek ki. Sussam, hiçbir şey söylemesem bile yüzümün kızardığını hissedebiliyorum. O şahsa bakamıyorum, aniden yokmuş gibi davranmaya başlıyorum. Bunu kırıp konuşmaya çalışırsam da çok suni oluyor nitekim çok ciddi oluyorum. Ha bu zaaf noktalarına vurunca esastan değil usulden acı/sıkıntı çekiyorum. Bunun bilincinde olmama rağmen kendime engel olamıyorum. Zamanla acı esastanmış gibi gelmeye başlıyor, kendimi yanıltıyorum. Tabi dün böyle bir durum söz konusu değildi. Yani herhangi acı, mutsuzluk yok; özeleştiri var. Dün sadece zaaflarıma oynandığından mütevellit az da olsa belden aşağı vurdum. Bunun haricinde herhangi durumda, hiçbir şekilde belden aşağı vurmam. Meğer ki doğru yere isabet ettirilmiş olsun. Çocuk doğru yere isabet ettirdi. Aslında daha fazlasını da söyleyebilirdim ama söylemedim. Çoğu insana göre çok "belden aşağı" olarak nitelendirilecek bir şey de değildi. Gerçi B'nin amacı tam da buydu yoksa söylediklerine katılmıyordu. Bunların yanında B'yi hala çok severim, hala arkadaşımdır. Ama arkadaşlığımızda her zaman için imalar bulunmuştur. Beni herhangi bir arkadaş olarak görmediğini bilirim. Arkadaş olarak görmeme rağmen benden hoşlanan insanlardan uzak dururum, öyle muhabbetleri sevmem. İstisnai olarak B'nin durumu hoşuma gider, B beni beğensin isterim. Ama hiçbir zaman onun hissettiği şeyleri ona karşı hissetmemişimdir. Kaldı ki onun hisleri de yoğun ve ciddi değildir, sadece hoş buluyordur. Aramızdaki ilişkinin de sonsuza dek arkadaşlık olacağı konusunda bir ihtilaf yoktur, ikimiz de bundan eminizdir. Bir de kadınlara yönelik bir tespitim var. Topu "zamanla aşık oluyor." Böyle bir rezalet olamaz. Erkeklerin bize olan sevgilerine, ilgilerine, iyi insan oluşlarına filan aşık oluyoruz. Bir bakıma aşık olmak zorunda kalıyoruz. Ama estetik kadın çok olduğu için erkek çok daha yoğun hislerle aşık oluyor. Sanırım bunun farkına Martin'le tanışınca vardım. Daha doğrusu teyit ettim. Şayet Martin Berlin'e dönmeseydi pekala ben de evlenmeyi düşünebilirdim, her dakika yanımda olsun isteyebilirdim, kendisini izlemek bana dünyanın tüm huzurunu getirebilirdi. Bana hiçbir şey vermese bile onu çok sevebilirdim. Karşılıklılık prensibini siker atardım. Bir de şöyle bir şeyi fark ettim. Hayatım boyunca duygusal bağlamda bir şeyler hissettiğim/ bana bir şeyler hisseden adamlar arasında güzel olduğumu hissettiren tek adam oydu. Özgüvenim artmasın diye "patates" muamelesi görmedim. İşin acımasız ve kendime itiraf etmekte zorlandığım yanı ise hayatımın en şefkatli gecesiydi ve bu mübalağa değil. Yani demek ki iki insanın kelimenin en "şehvetli fakat şefkatli" anlamıyla birbirine aşık olabilmesi ihtimali var ve ben bir kütük değilim. Ama o heyecanı ve yakınlığı bir daha ne zaman duyarım onu bilemiyorum. En azından hissedebileceğimi biliyorum. Ama sırf Martin'leyken bunları hissettim diye etrafımdaki insanlarla da hissedebileceğime kendimi inandırmam komik. Bu yüzden Serkan'ın ne kadar yakışıklı olduğu bir şey ifade etmiyor. Ya da B'nin az da olsa heyecan uyandırabilme ihtimalini sevmem gerekmiyor. Ö'nün Colin Firth Kamu Hukuku şubesi olması da hoş bir şey ama gerçekçi değil, temas yok, hayali. "İyi insanlar olduğumuz için birbirimizle karşılaştık. Aufbruch ne demek peki?" Tanrı'ya inanmam ama o gün söylediğim cümleleri, tesadüfen karşılaşmamızı tasarlayan bir güç olması lazım. O gün kahve söyleyip geç kalkmamıza, küfrederek evden çıkmama, hayatımda ilk defa sabahın köründe nedensiz ağda yapmama kadar tasarlanmış bir gün. Gizem, Gökhan dışında kimseye anlatamamış olmam da kötü. Tüm dünyaya anlatılabilecek kadar sevimli bir hikaye çünkü. "Dokunmayı biliyorsun." "Hayır bilmiyorum." Virginia Woolf kitabı çevirisi gibi oldu diye her zamanki gibi işi şakaya bağlayarak konuyu kapatıyorum. Ondan İspanya yenilsin istiyorum. Kinlendim. Aauhdsf. An itibariyle de yendiğini öğrendim. | ||
|
|
||