|
18 Temmuz 2010, Pazar
saat: 14:30
"Bunalımlar dertler, size birazcık güzin abilik yapayım..." "Bir adet ankara bileti alabilir miyim ağbi" ile başladı bu seferki yolculuk teranesi. Hedeflenen şey pazartesi günü Ankara'da olmak, Hacettepe'nin lisans öğrenci işlerini memure ablalarla beraber açarak belge için başvuru ve paravuru yapmak açparantez ki akşama çıksın ve yetişsin ve gönderilebilir olsun boktan mezuniyet belgesi ve aynı derecede boktan olan transkript kapaparantez ertesinde hemen koşarak gidilen enstitü öğrenci işlerini de dürterek transkript istemek ve akşam takribi dört, dörtbuçuk ve hatta beş gibi kargocu ağbilerin pamuk gibi olan ellerine gereken paketleri teslim etmek. E tabii bunun yanısıra ankara "kıreev"'i de görmeden olmayacak. Bu kötü bir şey değil, sağolsun tez ve dersler doğru düzgün vakit geçiremedim insanlarla. "Ağbi içiyoruz" sözlerine "olm okumam var" yanıdını vermekten hocamın benim tezi te eylüle sallaması yüzünden vazgeçmiş durumdayım, tez de eş derecede vazgeçilmiş bir şey şu anda. Hayır 110 sayfa yazmış olduğumu söylesem uçmuşsun derler, döverler, e ben uçtuysam danışmanmatik teyzem ne? "Çok fazla doktora tezi var okumam gereken, ay sonunda da Amerika'ya gideceğiz... üzgünüm" denilince ne yapacaksınız? Neyse, kalınacak 2-3 gün boyunca alkol kürüne girmeyi kendime ve arkadaşlarıma borç bilindim. "Alkolik hareket engellenemez" nidaları ile çıkılan şişedibsel panorama "o son votkayı içmeyecektik" midesel yıkıntıları ile sona ermekte ne zaman başlasak. Bu olayın daha çok dönem dönem patlak veren ve bir türlü bitmek bilmeyen dertler bunalımlar ve güzin abi ve ablalık müessesesi ile çok yakından bir alakası var. Nasıl bir tersi pis evrende yaşıyorsak anasını satayım bir iyi şey olamıyor. Eskaza ODTÜ'yü veya Hacettepe'yi tutturmuşuz o noktada bütün iyi şans rüzgarları balkanlar üzerinden Bulgaristanlaşmış. Hadi ben allahın mutantı bir herifim, e milletin de durumu benden iyi değil; onu çözemedim. Velhasıl kelam, öyle. Varan düdütlerle yarın saat 7 sularında Ankara'da olmak ve yarın Tömbeki'den yazmak dileğiyle. saat: 15:13 Günün Hikayesi (bonus olarak gelsin bu da) Kamil bey evden çıktığında sıcak bir yaratıkmışçasına yüzüne yüzüne çarptı. “Yahu ev daha soğukmuş çıkmasa mıydık” diye içinden geçirse de, bir kere üst baş giyinilmiş, ele baston alınmış, leb-i derya görüp biraz serinlemek, biraz çay içip kendine gelinmeye karar alınmıştı. Hem ev daha büyük bir sıkıntıydı Kamil bey için. Bir tarafta okunması gereken kitaplar ona bakmakta, diğer tarafta herhangi bir baltaya sap olamamışlığın kanıtı olan belgeler ve eğitimsel sertifikalar yığını durmaktaydı. Duvarların üstüne üstüne gelmesine ek olarak, ebeveynler “hadi artık askerlik de bitti, bir iş bul evlen” baskısını sürdürmektelerse de ortada ne iş ne de bir hatun bulunmadığı için karşılıklı bir sinir harbi olmaktaydı telefonsal telefonsal. Arada gelen giden çevirilerle ev kirası dönse de yiyecek içecek ve temel hayatta kalma şeyleri için ebeveynlere dönülüyordu doğal olarak ve her ayın hüzünlü başlarında “Kamil oğlum… bak artık bu son olsun…” lafları ile biten telefon konuşmaları yapılıyordu. Kamil’de farkındaydı bunun, zaten işin en koyan kısmı da buydu ya. “Sanki biz istemiyoruz amına koyayım” diye homurdanıyordu boş telefona. Ama farkında olmak gerçekliği hiç enterese etmemekte, her geçen gün biraz daha boktan bir iklime doğru sürüklenmekteydi. Kamil bey Asri Turşucusunun oradan Çukurcuma’ya inerek oradan Tophane üstünden Gerilla nargile hareketi yapacaktı. Hava sıcaktı, kediler kendilerini bir kenarlara atmışlardı patilerini dört bir yana atarak. Asri turşucusunun karakteristik sıcak sarımsak kokusunun oradan inerken Şevket ile karşılaştı BMW’sinin içinde. Şevket ile Kamil aynı okullarda okumuşlardı şansın verdiği düşeşle. İlkokulda sıra arkadaşlığı ile başlayan bu ilişki ortaokul ve lise sıra ve kolçaklı oturaklarında devam etmiş, üniversitede de amfisel bir kardeşlik olarak gelişegelmişti. Ancak bu giriş gelişmenin hüzünlü bir sonucu olacaktı, zira Şevket bir şekilde parayı ve parayla beraber gelen şan şöhret, hatun ve bilimum şeyi kapmışken Kamil bey yaklaşık 1999’da neyse hala oydu. Hala arkadaşlardı, yani “Merhaba, merhaba” arkadaşlığı ne kadar arkadaşlıktan sayılıyorsa o kadardı. Şevket birkaç defa satır arasında “ağbi gel bişeyler yapalım çalış benimle” dese de Kamil bunu kendine yedirememekte, kendisine eşit olarak gördüğü birisinin yanında “işçi” olmayı delikanlılığa sığdıramamaktaydı. “Vaay Kamil? Nereye böyle allahsız” diye sordu yavşakça bir gülümsemeyle Şevket, araba kabriolet denen cinsten, yanında oturan hatun ise mini etekli ve memelerinin olduğunu gösteren türdendi. “Ne olsun Şevket ya, öyle bir hava alayım dedim” “Atalım seni? Yakınsa atla.” “Yok be abi, hem yürümüş olurum iyi gelir.” “Sen bilirsin, neyse hadi görüşürüz” diyerek bastı gaza Şevket. Bana çukurcumanın yolları sana prezervatifler diyebilirdi Kayahan eğer bu durumu görseydi, ama görmedi ve böyle bir beste çıkmadı ortaya. Gölgelerden gide gide ulaştı Tophane’ye. Nargile kokuları ve çay bardaklarının karıştırılırkenki tingildemesi ile karşılaşılıyordu. “Ooo Kamil ağbim de gelmiş” diye karşıladı bir türlü adını ezberinde tutamadığı nargileci çırağı/garsonu. Kafasını salladı, “naber” diyebildi, “Eh işte be abi idare ediyoruz” dedi çocuk gülümseyerek. Kamil bey içinden “hassiktir oradan, bir nargileye 20 lira çakıyorsun 40 tane masa da dolmuş şimdiden, idare etmek böyleyse…” dese de dışarıya renk vermedi. “Neli yaptırıyorum ağbi? Her zamankinden mi?” diye sordu çocuk varolan boşluğu doldurmanın verdiği dayanılmaz hazla. “Evet Osman, naneli ve bir çay” dedi. “Başım üstüne abim” diyerek hızla uzaklaştı adının hatırlanması Kamil bey’e mini bir zevk veren Osman. Planların başta deniz kenarına endeksli olup imkb gibi bir anda devalüe olarak Nargilecide bitmesinde hava sıcaklığı, Şevket ile konuşmanın verdiği dayanılmaz angst ve “sıçmışım deniz kenarına bakıp noluyo” düşüncesi çok etkili faktörlerdi. Nargilesi geldi, derin derin iki nefes çekerek hep yanında taşıdığı bastonunu bir kenara koydu Kamil, ve çantasından bir not defteri çıkartarak yazmaya başladı: “Kamil bey evden çıktığında sıcak bir yaratıkmışçasına yüzüne yüzüne çarptı…” | ||
|
|
||