23 Temmuz 2010, Cuma
saat: 15:57


Bilenler bilir geçen senenin ağustos ayında Türk Hava Yolları'nın bilmemkaç sayılı seferiyle Amsterdam'ın gül kokan, gül kokmayan yerlerinde de buram buram fuhuş kokan, marihuana kokan sokaklarına adım attığımı. Üniversite gidin görün bir Avrupai olun diye fırsat sunmuş, ben başvurmuş bulunmuşum, vize ot bok para pul derken bütün dünyamı bir valiz iki sırt çantasına toplayıp atmışım kendimi sabahın dördünde İstanbul sokaklarına.

Schiphol kocaman, Schiphol büsbüyük. Bu gözler en büyük havaalanı olarak Atatürk Havaalanını görmüş, gelince bir ağız açık kalıyor. Benim okul Groningen'de, adını biliyorum da neresi tam olarak onu kestirememekteyim. Nasıl gidileceği ise yollanılan ve üstüne çakılan damgalardan bir nevi damalı eşek haline gelmiş postada "Trenle" şeklinde tek kelimeyle geçiştirilmiş. Üşenmiyorum ben önde takırdak tekerli valiz arkada soluğu danışmada alıyoruz.

"Ay vant tu go tu groningen?"
"What" diyor danışmadaki zenci abla. "Groningen" diyorum, böyle sanki neon ışıklarla yol çizecek bana o anda abla, ve ben de bir anda orada olacakmışım gibi. "Huh.. ğroningen" diyor abla kelimenin felemenkçesini söyleyerek ve yüzümü bir yarabbi şükür rahmetiyle sulayarak. Aşağı gidin orada tren istasyonu var oradan bineceksiniz diyor. Aşağı? Lan daha havaalanındayız, biz alışmamışız öyle multipleks seyahat aranjmanlarına. Boynumuz bükük takırdak valizle iniyoruz aşağıya yürüyen merdivenler sağolsun.

Aşağısı bir nevi cehennem. Trenler durmaksızın geçiyorlar. Geliyor, duruyor 5 dk sonra yallah. Biz ki Haydarpaşa eğitimliyiz böyle duraksamayan trenlere karşı bir Godot'su gelmiş Beckett Beckett bakıyorum. Orada da bir danışma var ben ve takırdak takırdayarak soruyoruz. "Fayv minüts" diyor taş ve taş olduğu kadar soğuk abla tarifeleri göstererek french manikürlü parmaklarıyla. "E iyi" diyor oturuyorum bir kenara. Hani yurtdışında Türk ve Türk şeyine karşı bir pozitif ön yargı vardı ulan? Gelen açacaktı hani? diye düşünsel homurdalanmalardayım ki elinde o bendekinden daha az damgalı bir guide ile başka bir kız görüyorum bendeki takırdaklı valizden 4 tanesini almış kale gibi koymuş yanına yöresine. Hemmen ilişiyorum, zira o da benim kadar soruişaretsel soruişaretsel bakıyor.

Nina'ymış adı. Buraya brezilya'dan geliyormuş da aslen ailesi çinliymiş. 1 yıl kalacakmış. A ne şeker. Ben de altı ay kalacağım diyorum, gülüşüyoruz nedensizce. Tren de geliyor bu arada. Benim valizler ağır, Nina eşek ölüsü koymuş gibi. Yardım ediyorum centilmen bir türk erkeği olarak ve başlıyor 4 saatlik tren yolculuğu.

Hollanda yeşil, hollanda çok güzel. Hem kızları, hem bisikletleri hem yel değirmenleri. Arada sırada inekleri görüyoruz "aa bunlar bizde de var" diye şaşırıyor Nina. İnek ulan bu? Her yerde olur tabii... diyorum içimden ama dışarıdan renk vermiyorum. Olur olur niye olmasın? Madem yurtdışındayız, ve madem ben sündürmüşüm gençliğimi 20 küsür yaşlarıma ve madem 7 yıllık ayrılıktan savaş sonrası Berlin gibi çıkmışım her yerim bomba izi, ruhum tamir olmaz. Nina mı sağıltamaz bu yaraları... hem zaten iyileşmese adına yara demeyiz değil mi?

Neyse yolculuk bitiyor, Nina akıllı kız. Gelmeden Housing office ev ayarlamış ona, elinde adres vedalaşıyoruz biniyor taksiye gidiyor. Ben de istanbul genciyim, "lan ne olacak koskoca şehirde otel mi yok" tavrındayım. Çeviriyorum bir taksi ben de, cebimde eurolar deste deste. Götür beni en yakındaki otele diyorum. Abi götürüyor, Hans gpsli taksisi ile hollanda sokaklarını dizi dizi gezerken ben de bakınıyorum etrafa. Groningen boş geliyor sokaklar ıssız gibi beyoğlu ile kıyasla. Ama kızları güzel. Mevsim yaz, millet askılı, memeler füze. İçimden "evet abi hollanda ineği diye boşuna espri yapmıyorlar" diyorum, taksiciye söylemem alınır kızar bir de para bindirirmiş gibi geliyor bana.

Beni bir yere götürüyor, otel dolu. Başka bir yere gidiyoruz arkada valiz ben önde koltukta... orası da dolu. Hoppala lan ne iş. Taksici götürüyor millet bizden önce gidiyor herhalde ki en salaşından en klasına her yer dolu. Neden diye sormayı aklediyorum 4. otelde. "Festival var" diyor kadın. Sıçmışım festivaline diyorum, anlamıyor bakıyor öyle. Taksiciyle beraber kös kös dönüyoruz tren istasyonuna. 20 Euroyu ver ediyorum bomboş, fiziksel olarak iş yapılmayan bu Groningen turu için. Emanetçiye tokalıyorum bir 10 euro, takırdaktan kurtuluyorum bir geceliğine. Sonra yürüyorum sokakları.

Groningen tam bir ortaçağ şehri. Ortada bir valilik, pazar ve onun etrafında kümelenen evler. Ama soktuğumun memleketinde otel yok, olanlar da dolu. Dişime gözüme kestirdiğim bir ikisine giriyorum yarın gel diyorlar, iki gün sonra gel diyorlar. E iyi diyorum bakınıyorum. Simplon diye bir yer var milletin öve öve bitiremediği. Oraya da gidiyorum yarın gel diyor, fiyatı uygun. Basıyorum rezervasyonu. Housing office bana 1 eylül demiş, okul 20 ağustos. Oturma iznidir cart curttur almak lazım o yüzden bu on günlük yediaylıklık.

Festivale de bakıyorum, müzikler pop, müzikler tekno. Mutsuz mutsuz bir azınlığım nüfusu birden ibaret Özgür ülkesinden bir vatandaş olarak. 3 Euroya hotdog yiyorum yanına da mojito çekiyorum naneli. Derken gece oluyor ben dışarıdayım, otelden kesmişim ümidi. Yatıyorum bir banka çantama sarılarak...

Polis dürterek uyandırıyor beni sabaha karşı bir vakitte. "Ne oldu" diyorum. Yatamazsınız diyor sarı civciv Hollanda polisi. "Otursam? ona izin var mı" diyorum. Gülerek "oturabilirsiniz ama yatamazsınız" diyor. E iyi deyip saatin biraz daha terbiyeli vakitlere gelmesini bekliyorum. Kahvemi ve altını aldıktan sonra soluğu tren garında alıyorum, takırdaklı valizim de benim yanımda soluklanıyor. Basıyoruz gidiyoruz Simplon'a.

Fiyatı uygun ama yataklar orduhane gibi. Alt alta üst üste kız erkek uyunuyor. Beni bozmaz, o kadar tiyatro oynamışlığımız var başkalarının yanında soyunup dökünmek sorun değil ki üstüne kaç erkek şikayet edebilir yanında soyunup dökünen genç ve genç olduğu kadar taş olan bir kızdan? Neyse diyorum banyoya gidiyorum.

Banyolar ortak, dolu çıkıyor hepsi. Neyse bari tuvalete gireyim diyorum. Klozette birşeyler eksik... taharet musluğunu çalıp götürmüşler. "Hay sokacam böyle işe" diye yırtınıyorum. Tuvalet kağıdı bol, bol da ben temiz hissetmiyorum ulan kendimi! Neyse duş alıyorum falan filan bir rahata eriyoruz.

Böyle başlıyor soğuk Hollanda macerası. Sonrası... sonrası daha sonraya.

istanbul
hosting