|
25 Temmuz 2010, Pazar
saat: 11:49
İyi pazarlar! İstanbul dahilinde kendi suyunda pişme olimpiyatlarına hoşgeldiniz! Daha saat 12 olmadan kimi lügatlarda "kavurucu", diğerlerinde "delirtici" olarak tanımlanagelen bir sıcak bastırması günün geri kalanı için pek hayra alamet bir şey olmasa gerek. Tabii tatile çıkan şanslılar için böyle bir durum avantaj, "denize girelim hayatım", "olur tatlım" şeklinde bir diyalog sonrası cup deniz! Serinleme, hem de dişi kişi/er kişi ile takılma etme. Herneyse, sinirlerim bozuluyor zaten bu akademik çile uğruna 5-6 senedir ne totom ne de başka organlarım deniz suyu görmediler, yoo kıskanmıyorum sadece o narin ve yanmış boynunuzu sıka... ehem.. öyle. Sanırım bugün nargile yok, insan yok çünkü gidilecek! Öyle ya nargile dediğin şeyin öyle bir adabı var, oturursun arkadaşınla, iki çay iki nargile, başlarsın "ee ne yaptın" ile sonra olay dallanır budaklanır gider fokurtular arasında. Bu olayı yüzünden çok seviyorum bu lanet olası tütün aparatını. Ortada dönen bir sohbet var, bireysel bireysel bağımlı bağımlı takılmıyor insan. Hem çaylar birbirine arkadaş oluyor, hem nargileler hem de siz. Közleri dağıtan çucuk veya adama da 1-2 bahşiş attınız mı of of, sizden iyisi yok. Akşamın bilmemkaçına kadar orada oturulabilir. Canım çekti şimdi iyi mi... saat: 12:13 “Gel gel istanbul beşdakka istanbulbeşdakka” diyerek bir 0345’e yolcu toplamaya çalışan değnekçilerin arasından yılankavi hareketlerle sıyrılarak AŞTİ’de Pamukkale bürosu ile gözgöze geldim. Ankara’da iki gün geçirilmiş, belgeler alınmış, kargoya verilmiş, insanlarla görüşülerek alkol ve nargile kürüne girildiğinden eve gidilmek istenmese de gidilmek zorunda olduğundan gara gelinmişti. Gardan önce internet sayesinde bilet aldığımdan tuzum ve bilimum baharatsal zamazingom kuruydu. “Tünaydınlardan bir çelenk! Biletim vardı benim!” “Buyur?” “İnternetten bilet aldıydım beyefendi, az sonra kalkacak olan **30 otobüsüne” “Adınız f4stjack mı?” “Ta kendisi” şeklinde bir diyalog sonrası pembebeyaz biletim, übertombik çantam ve ben otobüse doğru bıdırdamaya başladık. Otobüse geçilip oturulduğunda büyük ölçüde boş olduğu görüldü, bebek yok, bebekle uğraşırken bebekten daha fazla ses çıkartarak daha sinir dingildetici anneleri yok, muhteşem güzelliğe sahip olarak çaktırmadan kesilecek ve mola yerinde bilimum yazma atraksiyonlarına girilecek genç bayanlar da olmadığından mutlu, huzurlu ve eğlenceli bir yolculuk olacağı kesinleşmiş bir haldeydi. Sonra adamlar dondurma servisi yaptılar. Dondurma güzel bir şey, dondurma normalde de çok tüketilen, serinleten, sıcaklarda, bunaltıcı bir havada dünyayı bir cennet bahçesine çevirebilen bir şey. Ama otobüste ilk defa rastlaşıyordum kendisiyle. “Merhaba sayın dondurma, sizi yiyeceğim sanırım” “Evet sayın yolcu… YE BENİ” eh dondurmanın dediğini ikiletmeye gerek yokken alındı tüketildi. Daha sonra Transformers 2 izlenirken gacırt efektiyle otobüs durayazdı. Durayazdı derken adam kontağı kapatarak arabadan indi yani. Benim minör bir trafik sıkışıklığı sandığım şeyin ta bolu tüneline kadar giden istemsizce oluşan bir arabasal konvoy olduğu öğrenilince şöför abi kendisinden ve aracından beklenmeyen bir atiklikle u dönüşü yaparak e-5 rotasına girdi. Daha sonra istanbul il sınırına girildi, 1 saat sonra ilk yolcu indirimi ile tanışabildik. Otobüs terminallerini insanlar tatile gitmek için doldurmuşlar mı ne? Hayır bu kadar insan buradaysa, şehirde kim var? Şehirde birileri varsa bu insanlar kim olmaktalar? Ve ben kimim de bu kadar soruladım bu insanları ve tatil ihtiyaçlarını? Sanırım yanıt “6 yıldır tatile çıkmayan biri” olduğu için böyle. Daha sonra alibeyköy’e gelindi, inildi, sel almamış alibeyköy’ün de olabileceği görülerek pek şaşıldı. Ve evet servis vahşeti ile tekrardan tanışıldı. Servis vahşeti, ki bu kendine ait bir terimi hakeden nadir vahşetlerdendir, aşağı yukarı şöyle gelişen bir olaydır. Otobüsünüzden inersiniz, yorgun argın ilk gömleğinde “Bıdı seyahat” yazan insana yaklaşarak “ağbi taksim servisi hangisi” diye sorarsınız. Abi sigarası elinde, “beşdakka bekleyin yanaşçak” der, gidersiniz. Gidersiniz de otobüsler gelip gitmekte, dolmuşlar boşalarak geri dönmekte ama herhangi bir doluş ve gidişe henüz rastlanamamaktadır. Gidip akıbetini sorduğunuzda “Ne aceleniz var kardeşim, yazıyor işte yarım saatte bir kalkar diye” ters ters yanıt veren insan evladına “Hassiktir oradan! Kaç yarım saat oldu ne giden var ne gelen!” yanıdını verdiğinizde de ekşın çıkar. Ama servis şöförleri çoğunluğu oluşturan bir güruh olduğundan döv döv bitmeyebilir ve elinizi bilimum dolmuş şöförüne bulamış olsanız da eninde sonunda size bulanmış eller şekline dönüşecektir o çatışma. Bir nevi bireysel Irak Amerika savaşı ınınıın. Yamukkale bu kadar abartmamakla beraber servis konusunda sinir testi yapabilecek bir konumda olduğunu söylemeliyim. Tam akıbet sorma evresine erişmişken dolmuş abi yaklaşarak “Taksim Bşiktaş” şeklinde bir kelamda bulununca hop oturuldu, dışarıdan bir şekilde daha sıcak olan klimalı servisin içine... | ||
|
|
||