|
26 Temmuz 2010, Pazartesi
saat: 20:38
ben ve benler oturuyoruz... sert koltuklar, yorgun topuklu ayakkabılar, nemden yapış yapış bir gece... minik sevimli bir bulut tepemizde, zıplasam kuyruğundan yakalayacağım. Sahne aydınlanıyor önce çocuklar, ardından geliyor. Nihayet kameralar yönelince ona, projeksiyonlardan yüzüne bakabiliyorum. Piksel piksel inceliyorum. 40 yılı arıyorum. Oğlanlar soyunma odasının yanındaki ardiyede sigara içiyorlar, erketeyi ufaklardan birine bırakıp basket sahasının sağ tarafına kurulmuş sahnenin önlerine doğru olan yerime geçiyorum.bu salonun yabancısı değilim, en az hafta bir gelirim. bakışlar üstümde; çok cazibeliyim. alışkınım bu bakışlara, onlardan, bu güruhtan değilim ama yabancı da değilim. kıskançlık, özenme, merak parlak vitrinde karemelize lolipopum. kısa saçım 1,60 boyumla, kalabalıkta kaybolucağıma, gözlerini kaçıramadıklarıı cazibem; ağız sulandıran çok -çok yakışıklı sarışın, esmer, kumral basket takımının ve dahi kankalarının beni maskot gibi yanlarında taşımasından. Oğlanlar, 'gözünün üstünde kaş var, saçını tarakla tarıyorsuncuların' yokluğundan istifade rahat, merakla bakıyorlar bana. Kızlar malum. Çok sıkıştırılmışlığım vardır o sahada. kendimi biliyorum, kaptırmıyorum bu sahne ışıklarına, sebebi bulunca sonuca büyüteçle bakmak gerekmiyor. Hiç şımartmadım kendimi gençliğimde. konseri aralarından biri organize edince, birkaç şarkısını bilen, bağırmak sandığımız, naif muhalifliğine dudak bükerek geldik konsere. niye geldik diye homurdanan, kız kesen, arka sıraları süzen, hevesle bekleyen manga dönüp sıralanıyor iki yanıma. elimde defter-kitap, iki sıra yanımda ilk aşk bekliyorum.Cuma akşamı hafifliği üstümüzde umarsızca bekliyoruz. yaşlı bir adam sakince çıkıyor sahneye. "40 yaş" yaşlıydı o senelerde. Bakıyorum yüzüne merakla, salon kararıyor, sahne aydınlanıyor, gitar adım adım önüme yürüyor. "Sevginin Kabuğunu Bilmeyenler Lütfen Biraz Sussunlar", içimin düğme deliği aralanıyor. "Sen Hep Kendine Önlemler Aldın Ben Kendime Yasaklar Koydum" duyunca iki sıra yandakinin yüzüne kayıyor gözlerim, farkedilmenin huzursuzluğuyla dönüp karanlıkta sipere düşüyor. O yaşta "kızım"larda rambo olmaya karar vermiş çene kasım "canım kızım"da serpilmiş çizgilerini gösteriyor. Karşımda bir ozan görüyorum, olur, o da olur. Serhat Ersöz, Birsen Tezer, Bulutsuzluk Özlemi pinhani hepsi anlatıyor 40 yılı kendi külliyatlarından. benim ilk sayfalarımda basketbol sahası, top sektiren, turnike atan bir manga oğlan çocuğu, mırıl mırıl ilk aşk... Ankara'da genelde oyuncu camiasının gittiği küçücük mekan replikteyiz, bar küçük, sahne küçük insanlar küçük. dar geliyor herşey bana ben 18'i geçtim ve 2 cm uzadım ya bana her şey küçük... Bu şehir bana dar çok dar geliyor. Dakikada aynı notanın 180 defa basıldığı kluplerden birine zıplamaya gitmeden önce uğradım. elimde biram, 44 lük magnum gibi yüzümde uzun, soğuk, ukala bir ışıltıyla sohbet ediyorum. Barın dibindeki kart(40 yaşındakiler hala yaşlı o senelerde)zamparaların kesiklerine, yüzümdeki silahın tetiğini parmağımda çevirerek yarattığım aşağılamayı bırakıyorum. nasıl kendinden emin ne kadar cahilim... Cahil cesur olur daha sonra öğreniyorum kenarda beliriyor küçük adam, herşey gibi o da küçük geliyor gözüme... sahnede ayarlamalar yapıyor, ciddi ve belki biraz asabi, talimatlar veriyor ve sahne hazır hale geliyor. Gitar, "adam sende"yle duyuluyor, sakarya'da ki yürüyüşe dair tek cümle söyleyip, devam ediyor... "sensiz olmaz" diyor yarın gelecek, İstanbul'a taşınmış sevdiceğe gidiyor aklım, "Ağıtım Elinde Silahla Vurulana Değil Her Gün Yavaş Yavaş Ölene Dair" dökülüyor hiçbir yere geç kalmayan ben, o gece kalkamıyorum tabureden, bir müzisyen görüyorum... Olur... Ezginin Günlüğü, Fuat Güner, Gürol Ağırbaş, mor ve ötesi, Erkan oğur; 40 yıl müzik yapmak 40 yıl sevdiğin işi yapmak... 40 yıl yaşamaktan kuşkulu, 40 yıl ne yapmsam kutlardım diye soruyorum... Cevap maalesef 17 yaşımdakiyle aynı... Ortaköydeki eski rum evinin alt katında, "eylül akşamında", bir haftadır hiç durmayan yağmurla ters düşmüş, büyük olmayı öğreniyoruz. auramdaki yeninin albenisini 1 yıl yağsada yıkayamaz bu su damlaları, içim çoşkun, ruhum deli, özgürlük sarhoşu İstanbul içiyorum o günlerde... Ve Ankara aşığı ev arkadaşı, yoldaş, kardeş; iki yıldır tutunduğu şehirle kavgalı yağmura lanetler okuyup, huzur adına salonun duvarlarına light şarkılarını savurarak rahatlıyor. Bana afaganlar basması hiç önemli değil, zira alternatifi orhan gencebay klasikleri, o zaman yeğliyorum, bitmeden tükenmeden yinelenen light albumunü... iki mevsim boyunca mavi salonda "mavi kuş" oluyorum, eylül akşamı bağırıyorum ve 4,5 seneden sonra bitmiş ilişkimin ardından "normal" diyorum... İstanbul hayatımın ilk karelerinin fonunda onun şarkıları yer buluyor. '40 yıl' diyor,40 yılın dirsekleri çarpıyor, kola giriyor, el ele yürüyor. Konser çarpıyor beni, karakutumdan basket topu düşüyor, replikten bir fa anahtarı iniyor, rum evinin mavi duvarları süzülüyor. Hayal ve idealler başkalarının pastasında sönüp, içimi duman ediyor. Ankara, Basketbol Sahası, Replik, Ortaköy ve 40 yıl... | ||
|
|
||