30 Temmuz 2010, Cuma
saat: 16:08


gece seyahatlerinde kendimden geçiyorum bir nevi. bütün o kamyonlar, tırlar sanki geceleri ortaya çıkan yeraltı dünyasından yaratıklarmış gibi. saat ilerledikçe ışıkların hala yandığı tek tük evleri takip etmek, sabaha karşı sokaklarda yürüyen insanları izlemek. keyif veriyor da diyemem herhalde ama başımı bir kere pencereye doğrulttum mu bir türlü gözlerimi alamıyorum. o yüzden gece seyahatlerinin en güzel kısımları şehirlerin içinden geçildiği vakit, gündüzleriyse dere tepe ova bahçe.

çantama bir tek soğukkanlılıkla'yı almıştım. rahat rahat uykuya dalamayacağımı bildiğimden, sızana kadar onu okurum diyordum. ama bir adamla tanıştım. daha doğrusu kavacık'ta otobüsü beklerken elinde kocaman poşeti ve sırt çantasıyla o yanıma geldi, 'okuyacak kitabınız var mı?' diye sordu. 60 yaşlarında bir amcam. aynı adamın bizi kavacık'a götüren serviste başka bir kadına bozkırkurdu'nu hediye ettiğini görmüştüm. 'var kitabım evet' dememe aldırmadan bir kitap uzattı bana. adı 'duyulamayan anlam çığlığı'. çok güzel bir baskı. psikiyatrmış amcam. bu kitabı da meşhur bir psikiyatr yazmış 80lerin başında. kitabın baskısını bulmak mümkün değilmiş, hem zaten bu özel bir basımmış. 'sahaflarda bulunur belki' dememe kalmadan, kendisinin aslıhan'da bir de sahaf dükkanı olduğunu söyledi, bulunmasının nasıl zor olduğunu oradan biliyormuş. hiç okuyasım yok, hele psikiyatriyle ilgili bir kitabı. ama adam 'ilk mola yerine kadar okuyabildiğiniz kadar okuyun, sonra alırım sizden' dedi gitti. otobüse biner binmez meraklanıp baktım biraz, ama o kadar yorucu bir önsözü vardı ki, tek bir kelimesini bile anlayamadım, ilk mola yerinde adama iade etmek üzere yanımdaki boş koltuğa bıraktım. aradan bir saat geçmiş, ben kucağımda soğukkanlılıkla'yı tutuyorum, ama pencereye kilitlenmişim, gözümü alamıyorum. bir baktım adam kalkmış yerinden yanıma gelmiş, omzuma dokununca fark ettim. 'vazgeçtim, kitap sizde kalsın, ama bunu mutlaka geri almam lazım, size sonra telefon numaramı vereceğim, unutturmayın' dedi, geldiği gibi aniden yerine döndü.

hiç uğraşasım yok kitap iadesiyle falan. onun üzerine kitabı yeniden elime aldım. zaten ince de birşey. sabaha kadar bitiririm bile belki diye düşünüyordum o vakit. önsözü atlayarak doğrudan makalelere geçtim. logoterapi üzerine bir kitapmış meğerse. anlam yoluyla terapi gibi birşey oluyor sanırım türkçesi kabaca. hayatlarında anlamı kaybetmiş insanlar; kendi kendilerine bir nevi psikoterapi uygulamak için uyuşturucuya başlayan, hatta intihara teşebbüs edenler; en derin acıların içinde mutlu olmayı başaranlar. bir sürü örnek hikayelerle süslenmiş bir sürü makale. yazarın kendisi de dört nazi kampında bulunmuş ve anlaşılacağı üzere sağ olarak kurtulmayı başarmış bir yahudi. arada beynimi bulandıran terminolojilere kaysa da aslında leziz bir kitap. tespitler falan. tek sıkıntı kitap bir 30 yıl önce yazıldığı için, adam da 'anlam kaybı' meselesine ilk kafa yoranlardan biri olduğu ve bunun ne kadar gerçek olduğunu ispata giriştiği için, insanın bugün sağına soluna bakarak zaten görebileceği şeyleri büyük bir keşifmiş gibi anlatıyor olması. ama o zamanlar büyük bir keşifti muhtemelen. ben de hala öylelermiş gibi heyecanla okudum. ama sayfaları öyle hızla geçerek okunacak bir kitap olmadığını da böylece fark ettim. istanbul'da kitap iadesi işine içten içe razı oldum o yüzden.

ilk mola yerinde çay alıp bir masaya geçtim. adam da beni görünce gelip masaya oturdu. serviste bozkırkurdu'nu hediye ettiği kadın da bize katıldı sonradan. adamın bana ilk söylediği cümle 'çok inatçı birisiniz di mi? inadınızı biraz kırmanız lazım' oldu. az biraz sohbet, o bu şu. kendi yaptığı işe terapi değil danışmanlık diyormuş. sizin de bir danışmana ihtiyacınız var dedi. sohbet ağırlaşsın istemiyorum, doğrudur diye geçiştirmeye çalıştıkça danışman diyor adam başka birşey demiyor. benim anlattığım bir iki birşeyden yola çıkarak bana danışmanlık da yaptı ayak üstü mesela. istanbul ticaret üniversitesi'ne girip davranış bilimleri okumalısınız dediği an kendisi zaten benim için bitmişti. önerisini beğenmediğim için değil; gecenin bilmemkaçında, 20 dakikalık molada söylediğim iki cümleden hemen bir neticeye varıp, önerisinde bayağı bir ısrarcı olduğu için. ama bunu fark edemediği için ısrarlarına devam etti. en sonunda 'peki tamam. ama kirayı ve faturaları ödeyince elimde 300 tl kalıyor ayda. gayet minimalist bir hayat yaşıyorum. bu paranın hangi kısmıyla danışmana gitmeliyim?' dedim. çemkirirden ziyade şakalaşır gibi. çok basit diyor, lafı eviriyor çeviriyor, genel bir örnek veriyor, bu yüzden sizin de gitmeniz lazım diye cümlesini noktalıyor. 'tamam, bu hayali örneğiniz doğru. ama yeniden gerçek bir örneğe dönelim. benim ayda harcamak üzere elimde 300 tl var. bununla hangi danışmana gidebilirim?' adam yine lafı dolandırıyor. bu teraneyi 3-4 kere daha yaşadık. ben adamı pes ettirene kadar aynı şeyi dile getirmeyi düşünüyordum ama adamın laf çevirme beceresine hayran olduğum için bir noktadan sonra vazgeçtim. sonra adam bana bir test yaptı, kendisi öyle dedi en azından. tokalaşır gibi elini sıktırıyor, sonra 'şimdi çekin, şimdi bir daha tutun, şimdi bırak diyin' diye birşeyler sıralıyor. bunun üzerinden neyin terapiye neyin danışmanlığa girdiğini anlatıyor. kartını verse herşey daha kolay olacaktı aslında, bu kadar yorulmasına gerek kalmazdı. otobüse doğru yürürken bize 'mesela bu az önceki sohbetimizden rahatsız olursanız bir sonraki mola yerinde kendi başınıza gezersiniz' diye örnekler vermeye devam ediyordu, danışmanlıktan kastının nasıl birşey olduğunu anlatabilmek için.

bir sonraki mola yerinde herhangi birşey yapmaya karar vermemiştim, ama adamın sağda solda durup benim yaklaştığımı gördükçe hareket ettiğini, benim girdiğim kapıdan girip çıktığımdan çıktığını fark edince, kendisinin yine kafasında birşeyler olduğunu ve benim de hiç çekmek istemediğimi hissederek onun 60 benim 27 yaşında olmamdan hareketle atlatabildim kendisini gayet rahat bir şekilde. üstelik hiçbir özel çaba göstermem de gerekmedi; o sola bakarken ben sağa yürüdüm yalnızca, o kadar. en son gördüğümde diğer kadına birşeyler anlatıyor, kadın da sıkıntıdan bacağını sallarken aslında bütün vücudunun deli gibi hareket etmesine neden oluyordu. bir psikiyatrın karşısında o kadar bariz bir vücut dili kullanmak nasıl sakat birşey diye geçiriyordum ben de içimden. yine de adamın bir önceki mola yerindeki o lafı üzerine böyle birşey yapmam kendisini bayağı bir rahatsız etti sanırım ki en son otobüsten indiğimizde pek bir suratsızdı. fikrini değiştirmiş olabileceğini düşünerek kitabı kendisine geri vermeyi teklif ettim, kabul etmedi. telefonunu verdi. gitti. aslıhan'daki sahaf dükkanının ismini önceden söylemişti. kendisi nadiren uğruyormuş. belki gider direk oraya bırakırım diye düşünerek evin yolunu tuttum ben de.

ataşehir'de otobüsün kalkmasını beklerken de sinan ve sevgilisiyle karşılaştım. şu benim yarışmanın yarı finalindeki hukukçu genç ve galatasaray üniversiteli sevgilisi. sinan beni tanıyamadı. yüzünü yüzüme yaklaştırıp gözümün içine bakıyor. ama hiçbir hareket yok, nefes bile almıyor sanki. sevgilisi hatırlatmaya çalışıyor ama nafile. en sonunda 'ama sen saçını kestirmişsin' dedi de öyle koyulabildik sohbete. tatile bodrum'a gidiyorlarmış. çok tatil havasına girmişlerdi görünüş olarak, pek bir sevimli görünüyorlardı.

buralar her zamanki gibi. insan gittiği hiçbir yere nasıl sığamaz sorusunun cevabını zorla ödünç aldığım kitaptan bulmayı amaçlıyorum.

istanbul
hosting