|
30 Temmuz 2010, Cuma
saat: 16:09
Şarabımı kadehimden, geceye döktüren, boşlukta sallanan vücudumu, yatağınla birleştiren Eylüle ağlıyorum ben... Söz vermiştim kendime; büyük, kırmızı valizime, bende kalan neyin varsa sığdıracaktım. Senden çalıp, onları da getirecektim yanımda. Yani ucuz şapkaları, titrek mum ışığını, kırmızı duvarlarını ve konuşamayan balıkları... Bir de, üzerimden silemediğim kokunu. Parmak uçlarımdan vurdun beni. Şimdi ise, onları öpüyorum yerine, onlarla dokunuyorum kendime... O yolun, günü geceye bağlayan batımı olmamıştı. Otobüsün içi ise kurşuni karanlıktı. Sanki tüm şarkılar sanaydı. Yazık ki, bacaklarımı sıkıştırabileceğim bir koltuk arası yoktu. Kalbim, kedere bir beden küçük gelen acıyı gözlerimden süzdü. Buruşmuş, ruj lekeleriyle dolu mendil ise tesellisi oldu. Neden evim sanıyorum ki orayı? Neden küveti ben kokuyorum? Neden bir başka kadının kalktığı çarşafa uzanıp, hiç tanımadığım birinin sarhoşluğunda seni göğsümde uyutuyorum? Anlamıyorum yaa! Nedeeen, haa neden?! Boşver, bu da en ucuz film. Kolunun altında kaç gece uyudum, söylesene? Kaç kez öptün burnumun ucunu? Kaç kez yineledim ve sen duymadın ''Seni seviyorum.'' deyişlerimi uykunda? Peki, neden uyandığında ben yoktum? Sorulacak onlarca soru vardı, ama biri hiç sorulmamalıydı. Kahretsin! Soruldu. Boşuna mı dökmüştüm votkayı çarşafına? ''Ahh...'' diyorlar. ''Aşksızlık.'' diyorlar. Birisi, seni dünden daha az sevdiğimi söyleyebilir mi? Ve inan, kimse senin kadar sevemedi beni, kimse senin dokunduğun gibi de dokunamadı kalbime. Hiç kimse senin gibi... İnanmazsın. Aynaları kırdığım sırtlar vardı benim. Kendimle yüzleşmeye korktuğum aynalarım vardı. Kaybettiğim kanatlarımı çalan altın saçlı kadınlar, bir de defterimin arasında kuruttuğum aşklar... Kaybetmiştim, kabul et. Çünkü hep altın saçlı kadınlar çaldılar. Çünkü hep tarağımı aldılar, aynamı kırdılar, kefenimi çaldılar. Onlara inat inşa ettiğim hapishanemde kestim saçlarımı, tarağım yok diye. Onlara inat bakmadım yüzüme, aynam yok diye. Onlara inat intihar etmedim, kefenim yok diye. Ama sen, hep... Sen, hep! Off hıçkırık. İçime çektiğim her hayatta kokun var, burnumun ucunu sızlatıp, ciğerlerime dolan... ''Kaçını daha içime çekebilirim?'' diye test ediyorum. ''Acıya, ne kadar dayanabilirim?'' diye. Ama daha fazlasını yapamam. Kaybetmiştim, hatırla. Kırmızı ayakkabılarımla, sokaklarda naralar atabilirim. Meyhanelerde, rakımın yanındaki fikrime, seni meze edebilirim. Gökkuşağından kaydıraklar da yapabilirim sana. Sadece sana, akvaryumlar çalabilirim. Aslında, yalanlarımı yüksek sesle söylüyorum kendime... Sana, seni kimsenin sevemeyeceği kadar çok seveceğime dair söz veremem. Çünkü, bir tek annen öyle sevecek seni. Ama sana, seni kimsenin sevemeyeceği gibi seveceğime söz verebilirim. Çünkü seni bir tek ben, benim gibi sevebilirim. Sadece benim ol! İnanırım. Midemdeki kelebek, tenimdeki ipek böceği olursun sanırım. Kahkaham olursun, çığlığım olursun, sanrım olursun... Bir tek benim olmazsın. Sabaha karşı donmuş bulurlar beni... Beni kırabileceğini söylediler, kırılabilirim. Ama hemen sonrasında, sıcağında... Uyutabilirsin beni koynunda... Sakladığım öpüşlerine, yenilerini eklersin. Turuncu bakarız dünyaya, camın arkasından. Eylüle ağlıyorum ben... Hangi yağmur sildi ayak izlerimizi? Hangi rüzgar uçurdu izmaritlerimizi? Yan evin bahçesindeki televizyonu seyreden biri var mı hala? Ama ben döndüm... Ester de öldü zaten. Annee, kapıyı aç. Anneee... Off! Burası neresi? Burası neresi? Hangi evde yaşıyorum ben? Bu kapı açılmıyor! Kanatlarım ise onlar da... Kahretsin! İstasyon da yok bu şehirde. Sana dönemiyorum. Sana gelemiyorum. Geçen yaz topladığım çakıl taşlarıyla, otobanlara çizdim yüzünü; yolu kaybetmeyeyim diye. Çünkü, ekmeğimi martılara verdim. Sana gelemiyorum. İnan bana, seni hep mutlu edebileceğime söz verebilirim, hep seni sevebileceğime, hep senin olabileceğime. İnanmazsın. Saçmayım ben! Oysa sadece bir fotoğrafın için, diğer gecelerden erken giderdim evime... Tek bir öpüşün için, sol bacağı yanmış bez bebeğimi feda ederdim... Çünkü beni sadece, babamın verdiği bayram şekerleri sevindirdi. Başını eğme ''yeşil çimenlerin şairi''. Başını eğme. Köpüklere kovalatalım kendimizi hadi. Battaniyenin altında, tenime kalpler çizersin. Kahve yapıp, balkona geçelim yine. İtiraf oyunları oynayalım seninle... Yavaşça, çalınan kanatlarım yanana dek öp beni. Öyle sıcak... ''Üşümesin...'' diye, koynuma sakladığım öpüşlerine arkadaş. Birisi, seni dünden daha az sevdiğimi söyleyebilir mi? | ||
|
|
||