|
30 Temmuz 2010, Cuma
saat: 21:38
Bugün tam 1 ay olmuş ben İzmir'e geleli. İlk bir haftamı özlediklerim ile hasret gidererek, diğer birkaç haftamı sevdiğim insanlara bir şeyler anlatmaya çalışarak, son haftamı da orada alışık olmadığım şekilde fazla konuşmaktan dolayı faranjit olarak ve bu sebepten ötürü susarak geçirdim. Konuşup bir şeyler anlatmaya çalıştığım şu süreç boyunca insanlara bir şey anlatmanın ne kadar zor olduğunu gördüm ve 'sen ne söylerse söyle, söylediğin karşındakinin anladığı kadardır' deyişinin doğruluğuna bir kez daha inandım. Sonrasında susarak geçirdiğim günler boyunca sevdiğim insanların üzüntülerine, kıskançlıklarına ve hırslarına müdahale edemediğimi ve anlatacaklarımın bana yine geri döneceğini farkederek bir nevi depresyona girdim. Her neden? deyişim de işler daha da karmaşıklaştı ve bu süreçte okuduğum kitaplar da işimi pek kolaylaştırmadı. Evet, 'acı akıllı adamların hocasıdır'da ben neden bunu karşı tarafa bir türlü anlatamıyordum? Sonra mevlevileri düşündüm ya da rahibeleri ya da bir dağın tepesinde tek başına yaşayan suskunları. Sustukça rahatladım, konuşmadıkça dinledim, dinledikçe öğrendim, öğrendikçe daha fazla neden? diye sordum. Bir yanım suskun kalmalarına hak verir iken diğer yanım bildikleri şeyleri ve farkındalıklarını insanlar ile paylaşmamayı tercih ettiklerinden dolayı onları sorgulamaya devam etti. Sonrasında aklıma şu dizeler takıldı; Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ister kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel, bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel... Ve dedim ki tamam bu insanlar susuyorlar ama gelene de git demiyorlar ki. Arayana kapıları açık, sorana cevapları hazır, yeter ki insan merak etsin. 'neyi arıyorsan 0'sundur' diye boşuna dememişti en büyük suskun. Tüm bu düşündüklerimden dolayı susma kararına varmadım suskunluk bana vardı. Çünkü konuştukça bazı arkadaşlarımı sıktığımı farkettim, hazır olmadıkları hoş görüden, sevgiden ve fedakarlıktan bahsettikçe onları kendimden kaçırdığımı, iki sene önce içmek ve eğlenmek için aradıkları kişinin iki sene sonra onlara 'felsefe' yapıyor olmasından rahatsız olduklarını farkettim. Her şey olumsuz yönde ilerliyor da değil tabi, iki sene önce sadece içmek ve eğlenmek için aradığım insanların bana bir şeyler öğrettiğini, benim düşünüpte farkına varamadığım yepyeni şeyleri keşfettiklerini ve bazı konularda çatır çatır tartışmak istediklerini farkettim ve kadehimi onlara mutlulukla kaldırdım. Bir süredir girmiş olduğum depresyondan bir kademe çıkışa doğru yükselmemi kutlama ve bu kadehimi Ömer Hayyam'a kaldırma isteğiyle kendime bir şişe kırmızı şarap aldım ve kendimi yalnızlığım ile ödüllendirerek bu gece evde kalmayı tercih ettim. Şimdi ise dünya haritama bakıp, şarap içerek susuyorum. Gideceğim ülkelerin ve karşılaşacağım zorlukların hayalini kuruyorum. Hayatta seyahat etmek ve daha iyi bir insan olmak dışında bir amacım kalmadığından ve bu amacım için gereken şu az miktar parayı kazanmam gerektiğinden birbirinden alakasız iş görüşmelerine gidiyorum. İşin gülünç yanı ise kariyer hedefleriniz nelerdir sorusuna cevap veremediğim ya da verdiğim cevaplardan dolayı eleniyor olmam. Evet, iki ucu boklu değnek. Daha iyi bir insan olabilmek için sanırım yalan söylemeliyim. Bu mülakatlar giderek daha eğlenceli olmaya başladı. Tüm bu 'yaratıcı' soruları yaratmak ile uğraşacaklarına keşke biraz kafalarını kaldırıp seyahat edip farklı insanları tanısalarmış. her şey insanoğluna feda iken, insanoğlu kendine cefa olmuştur Her şey çok güzel olucak, tek ihtiyacım olan şey Sabır, sabır, sabır. | ||
|
|
||