|
03 Ağustos 2010, Salı
saat: 17:14
Başkaları mutlu olsun diye yaşamayacaksın! diye haykırıyordu bundan beş hafta önce. Herkesin yağmuru beklediği, yağmurun ise platonik aşkına umut vermekten çekindiği bir İstanbul akşamında. İşportacı tezgahlarının arasından bir slalom yarışçısıymış gibi ustalıkla geçti. Yeri geldiğinde aynı ekmeği paylaşan ama çoğu zaman kanlı bıçaklı düşmanmış gibi ekmek parasının mücadelesini veren modern çağ gladyatörleriydi onlar. Takdirle ve belki biraz da ibretle seyretti onları. Merdivenin köşesindeki siyahi dilenci çarptı gözüne. Manzarayı betimleyen sulu boya tablosunun en koyu tonuydu şüphesiz. Bonservisi elinde transfer olmuştu, ta Orta Afrika'dan buraya. Bu bonkör ülkeden eli boş dönmesine gönlümüz razı olmazdı, sabahtan beri topladığı 4 tam, 1 yarım lirayla gecesini kuş tüyü yastıklarda geçirebilirdi nasılsa. Düzenin sürekli kendini tekrar eden senaryosunda iyi bir figüranlık kapmıştı o da belli ki. Acıdı, hem kendine hem de o ihtiyara. İhtiyara acıyordu, çünkü ömrünü atletizm gibi sporlarla uğraşarak geçirebilir, refah içinde yaşayabilirdi. Kendine acıyordu, çünkü ömrü boyunca yanlış şıkları işaretlemiş, bilmediği soruları boş bırakmak yerine 'E-) Hepsi' seçeneğiyle süslemişti. Yitiyordu, şayet o güzel genç kız karşısında çıkmasaydı. Emek vermek gerektiğini, bir çiftçinin küçük tarlasında yetiştirdiği mahsulü işlermiş gibi sevgi ekmeden gerçekleşmeyeceğini öğrenmişti. Hissediyordu tüm belleğinde simsiyah saçların karşı konulmaz cazibesini ama ısrarla konuşmama hakkını kullanıyordu. Yeni yeni fark ediyordu ömrünü; Mükemmel aşklar yaratmak yerine, mükemmel aşıklar arayarak heba ettiğini... | ||
|
|
||