17 Ağustos 2010, Salı
saat: 23:08


'Boşa harcayacak zamanım olsa da, boş adamlarla harcanacak zamanım yok.' Derken kendinden oldukça emindi. Hayatının büyük bir bölümünde olduğu gibi.

Duymamıştı ardından söylenen sözleri, küfür de olsa bunlar, pek önemsemezdi aslında. Tıpkı yeni nesil ajanlarda olduğu gibi, marjinal özellikler taşıyordu. Patenti 20. Yüzyılın 2.Yarısına ait olan maçoluk bunlardan biri sayılmazdı.

Cebinden çıkardığı sigarayı, sağ elinin işaret parmağıyla orta parmağının arasına sıkıştırarak, tarttı. Yüzündeki gamzelerine komşu olan yere denk getirdi tütünü. İlk seferinde yanmıştı çakmak, şaşırdı. En büyük zevklerinden biriydi kahvaltı sonrası sigarası. Fakat, şu anda bulunduğu saat dilimiyle kahvaltının uzaktan yakından alakası yoktu. Ailesini, arkadaşlarını, kadınları ve Dünyanın geri kalanını yemişti. Üzerine Vezüv'ü tüttürse, kesmezdi onu.

'Kadınlar' dedi, yalnızca kendi duyabileceği bir frekansta. 'Fazlasıyla gereksiz'
'Şayet hormonlarımız olmasaydı, onlara ihtiyaç duymazdık.' Sigarasını son kez içine çekerken gözlerini kıstı. Işıklı camın arkasındaki devasa televizyonda, banttan yayınlanan bir tören vardı. Yüzündeki yapmacık tebessüm eşliğinde ödülü yeni sahibine devrediyordu kadın. Oynadığı rolün, ona şöhreti kazandıran filmin iyi bir hikayesi olmalıydı. Tıpkı herkesin bir hikayesinin ve herkese biçilmiş bir rolün olduğu gerçeği gibi.

Dünyanın en yüksek ve sağlam duvarı, televizyon ekranıydı. Parlak camdaki yansımada kendini gördü, suratı düşmüştü. Alkışları duydu, perde kalkıyordu. Kendi yerin dibine doğru alçalırken.

And the Oscar goes to...

istanbul
hosting