20 Ağustos 2010, Cuma
saat: 09:00


bir grup insanı almışlar, bir odaya kapatmışlar. tek bir açıklama yapmadan. biri de merak etmez mi ne işimiz var burada diye? onun yerine o odanın içine çeşitli eğlenceler kursalar mesela? Kapı altından gözleme çubukları yapıp, evin diğer odaları olduğunu fark etseler ve bunu çok büyük bir başarı saysalar... peki ev nerede? şehir neresi, mahalle, ülke? kim ya bu adamlar?

niye yaşadığımızı niye hiç merak etmiyoruz? onun yerine bir yerden bir yere gitmek için eller ayaklar önde, önünde simit gibi bir alet, kafanın tam üstünde bir tavan, saatlerce yol gidecek araçlar üretiyoruz? Hah araba!

Onun yerine niye kendimizi renkli kutularla kandırıyoruz? yirmi tane uzun ip, bir kutuya giriyor, kutuda odanın içindeki insanlar birbirine şov yapıyor. kutudan bir şeyler öğreniyoruz, alt benliğimizi besliyoruz. Hah televizyon!

Düşün düşün bir noktaya geliyorum ve koltuğumdan kafamı kaldırdığımda, sigaramı söndürdüğümde yarınki planlarım geliyor aklıma. e-mailler, buluşmalar, kuaför randevuları. Allahım, bu bir kabus olmalı! Odanın içinde dolan dolan...

Böyle düşününce ne yazıktır insanoğlu, bilinmezliğe mahkum, bildiklerini sandıklarınla birbirinle uğraşıyorsun. aslında bir odaya doldurulmuşsun ve en azından bu bilinmezliğin içinde başın dertte.

ne kadar küçüğüz, ottan börtüden böcekten bir farkımız yok. en azından buna dair herhangi bir kanıt yok. var mı?

küçücüğüm, uzaya bırakılsam evimde günlerdir ayaklarıma kemiren pireler kadar anlamsız olurum. ama nasıl oluyor da bir yandan bu kadar büyüğüm? dudağının kenarında yarattığım o milimetrik hareket, adım atarken çıkardığım sesler, güzel müzikten aldığım keyif ve güzel ürpertiler nasıl bu kadar büyük?

sanat büyük bir keşif mi? ben hep öyle inandım. madem ölecek cesaretimiz yok, bari keyfe vurgun olayım dedim. e o da yok? ama niye ölemiyorum, niye cesaretim yok? nedir bu mıknatıs gibi güç?

istanbul
hosting