|
01 Eylül 2010, Çarşamba
saat: 00:47
en son oniki yıl önce geldiğim bir sahil kasabasında iç teşhişlerden iç teşhiş beğenmekteyim. hava sıcak, deniz güzel ama insanların tatil konseptini niye bu kadar abarttığını gerçekten anlayabilmiş değilim. tabi ki tatile gitmek güzeldir, malum giden var gidemeyen var, biz şanslılar gidiyoruz falan filan. ama bu kadar. böyle dağa taşa allahım tatilim geldi, tatil yaptım, şu an şu noktadayım, bu an bu noktadayım yazan insanlara, facebook'ta tatil fotoğraflarını paylaşanlara filan çok kıl oluyorum. adap diye bir şey var kardeşim, ayıp değil mi millet hiç durmadan çalışırken, senin mayolu yandan, dalarken boy boy fotoğraflarını sunman? ne teşhirci çevreymiş benim çevrem anlamadım arkadaş. bense teşhirciden çok teşhişçiyim. tatil yerlerinde bir huzursuzluk abidesi olarak şahane tedirgin olurum, bir süre sonra bana bu kadar rahat ve aşırı durma hali batmaya başlar. malum kan, şiddet, gözyaşı ve mücadele olmayan bir hayat bana uzak. bu yüzden o durağan mayışma haline giremem, girenlere olan hasetimi haset diye açıklamaktansa bir takım teorik ve politik ve ideolojik kılıflara sararım. olay büyür de büyür. ama nedir en azından farkındayım. hangi an ne durumdalarsa, geçmişlerine hiçbir şekilde dönüp bakmadan onu en meşru pozisyon olarak ilan edenlere bakıp kendimi sevmeye ve kendimle barışık olmaya çalışıyorum. yine de yapamıyorum. bay o. pimpir diye ad taktı bana. tahmin edebileceğiniz gibi pimpirikli'den geliyor köken olarak. bu tahmin sizi yanlış yerlere götürmesin. bay o'nun kuul ve geniş hallerine bayılıyorum, ona bakarken asla olamayacağım bir kuul ve sakin insan görüyorum. bu çok hoşuma gidiyor, bir ilişkiye iki pimpir fazla zaten. ben bütün tatili yeni durumda maddi olarak neler yapmamız gerektiğini, evden çıkıp çıkmamamız gerektiğini, işe devam edip etmememin gerektiğini düşünürken ve sararken o beni rahatlattı. bazen onları böyle kuul ve cazip yapan şeyin biz pimpirlerin taşıdıkları yükler olup olmadığından şüphelenmedim desem yalan olur. ama her şüpheme inanmamam gerektiğini artık öğrendim. deniz kıyısında oturup gözlerimi kapatıp sesleri dinledim. bunlarda bir keramet bulmaya çalıştım ama bulamadım. su insanı muazzam rahatlatıyor ama bunu bir kez daha müşahade ettim. daldım bol bol bir de, deniz dibindeki sessizlik fakat güzeldi, itiraf ediyorum. bir an için dalmaya giden budist new age birisi olmaya karar verdim ama sıkıcı bir marksistfeminist olarak bu yönde değişmem pek olası değildi. bu seçeneğin üstüne bir çizik attım. sonra, her sorunu düşünüp kafamda kurarak delirerek çözemediğimi farkettim, bu iyi oldu. artık delirmemeye ya da en azından bunu denemeye karar verdim. bakalım. bakalım önümüzdeki zaman nasıl olacak diye düşünürken önünden geçtiğim aile çay bahçesinde bülent ersoy'un baharı bekleyen kumrular gibi yorumunu duydum. gerçekten tabanca gibi söylemiş, çakıldım kaldım yerime. bunu iyi bir işaret olarak görüyorum değerli okur, bir tanrıyı bir de beni sakın unutma. | ||
|
|
||