27 Eylül 2010, Pazartesi
saat: 21:46


Aptallaşmamak ve iğrençleşmemek için eve gelirken bira yerine diyet Cola aldım. Okuldaki resepsiyonda tam da yeteri kadar kırmızı şarap içtim. Alkole güzel anlamlar yükleyen insanlar vardı. Dedim ya MEEL'leri sevmedim diye, hah işte bizim bölüm gayet iyiydi.

Leuven'de kalma konusu üzerinde düşünmeye başlamam lazım. Gidiş geliş şaka maka 2 saat ediyor. Belki aşıyor. Polonyalı kız 250'ye kalıyormuş bir yerde.

Bir de şey var şimdi. Particiliğe hazır bir ruhum var mı? Particilik istiyor muyum? Partilerden korkuyorum ki ben. Ama bugün tanıştığım insanlarda o Asmalımescit ruhunu görmedim değil. Ki bu güzel bir şey.

İstanbul deyip geçmeyin. Yurt dışında hayvan gibi prim yapan bir şehirde yaşıyorsunuz. İstanbul'dayken bunu bilirdim de bu kadarını bilmezdim. İstanbullu olmanın gururunu yaşamadım değil.

Günü en baştan anlatacak olursam sandığım gibi erken kalkamadım. Ucu ucuna yetiştim. Leuven'e vardığımda hayatımda ilk defa etiketçilik yaptığımı fark ettim. Hayatımda ilk defa ciddi anlamda etiketi olan bir kurumda eğitim almaktaydım. Resepsiyonda da derste de beni bölüme kabul eden profesör vardı. Adamı çok sevdim, dersini alacağım. Tezimi muhtemelen onun dersinde vermeyeceğim ama tezimi her kimin dersinde vereceksem umarım o da o kadar güleryüzlü olur.

Bölümde hiç yakışıklı erkek yok. MEEL'de de yok. Aslında güzel bir şey bu. Gerçi Litvanyalı bir çocuk hoş, ama boyu kısa, bir de yaşıtız galiba. Çekici değil ama son derece hoş. Central Gare'da karşılaştık. Ama resepsiyonda o hariç bölümden herkesle konuştuğum için selamlaşmadım. Bu arada Salı dersi kaçırdığım gün de metroda görmüştüm. Dolayısıyla Brüksel'den geliyor. Bir de Litvanyalı yau, gavurdaki İstanbul etkisini de bana Fin ailesi uyandırıyor. Ama yakışıklı erkekler beni geriyor ve hiçbir şekilde yakışıklılıklarından etkilenmemiş gibi davranmaya çalışıyorum. Hollandalının partisinde de öyle olmuştu.

İzlandalı kadın "Türke benzemiyorsun, Türk deyince hiç senin gibi bir şey beklemiyordum" dedi. Kaldı ki bunu söyleyen bir İzlandalıydı. Ben de her apaçi Türk gibi içten içe "güzelim lan demek ki, ahahaha, hoşum lan" dedim. Ama içimden dedim. Dışarıya şaşırmış gibi davrandım.

Şey bir de, garda Angie çalıyordu. Mutluydum, gayet güzel bir gündü. Ama lyrics as follows:

"With no loving in our souls
And no money in our coats
You can't say we're satisfied."

Bir de kendimle ilgili çok büyük bir değişikliği fark etmiş oldum. Evlilik çoğu açıdan hala anlamsız ve çaresiz, sonu olmayan bir şey gibi gözükse de bazı insanlar evli ve mutluydular. Ve ben de bir gün evli ve mutlu olmayı istiyordum. Bir gün ama, nereden baksan 5 sene sonrasından sonrasında.

Gema, 1995'te Hukuk üzerine Erasmus yaparken Leuven'de kocasıyla tanışmış. Sonra Leuven'e yerleşmiş. İzlandalı kadın evli, iki çocuğu var. Programa kabul eden prof da çocuklarından bahsediyor. O kadar kötü bir şey olamaz herhalde. Üst kat da evli. Bu arada sarı bisiklet kapıda yoktu, amcam evde yok herhalde.

Encee diyor gözlerinden öpüyorum günce. Bir de tren çalışanının bu kadar seksi olmasına müsaade edilmemeli. Trenler kitap okunan, hayattan soyutlandığımız yerler olmaya devam etmeli. Aklıma Yeşim'in İtalya'daki vapur çalışanı tezi geldi. Katılmadım diyemem.

istanbul
hosting