|
04 Ekim 2010, Pazartesi
saat: 22:56
Bir avuç toprak... ve sonsuzluğa uğurlamak. Göz yaşı yok, ağıt yok. Sessiz, sedasız bir uğurlama...Kimsesiz cenazesi gibi... Bi ziyaret ettim kalbimi,kabristan gibi olmaya başlamış... Fatiha'larımı okurken,bakışını gördüm. Ve sessizce; + Yeter artık gömme daha fazla - Başka çarem yoktu. Biliyorsun + Biliyorum. yapma daha fazla. Daha fazla eziyet etme bana. - Zevk aldığımı mı sanıyorsun? Neyle savaştığımızı bilmeden savaştıp durduk,bi hayalin peşinden koşup durmadık mı? Yorulduk artık, bunu dile getirmesende hissedebiliyorum. Söyle şimdi hangisi eziyet. + Haklısın! - Bana haklısın deme. Haklı ya da haksız olmak bir şeyi değiştirmiyor. Bende istemezdim tekrar birini gömmeyi. Sonradan hortlayacağını bile bile... Ben üstüme düşeni yapmaya çalıştım. Bu da son görevimdi. Artık sıra sende. Onu öyle derinlere çek ki, hortlamasını izin verme! Ve senden rica ediyorum bir daha aynı şekilde atma. Yoksa... + Yoksa ne? Beni tehdit mi ediyorsun. Yine birilerini gömerim diyorsun. - Hadi ama olayı dramatikleştirme. Sus ve üstüne düşen görevi yap. Söz dinleme zamanı şimdi. + Yardımına ihtiyaçım olacak. - Merak etme sen. Her aklıma geldiğinde bi avuç daha toprak atıcam üstüne, her Dolunay'ı gördüğümde bir avuç daha. Her zikrettiğimde bi avuç daha. Ulaşmayacak sessin, ruhuna... Bir avuç toprak yetmiyormuş bir filizlenmeye, dökülen sular ulaşamayabiliyormuş köklere. hiç bir halta yaramayan bi avuç toprak, gömebiliyor işte... Ay artık yok. | ||
|
|
||