|
30 Kasım 2025, Pazar
saat: 16:05
Yusuf Amca’nın bahçesi köyün girişindeydi ama artık kimse içine girmiyordu; çünkü bahçe kendi kendine nefes alıyor, arada esneyip geriniyor, sarmaşıklar “Hiyaaahhh” diye mırıldanıyordu. Duvarın arkasından fışkıran yeşillikler öyle bir hâl almıştı ki, köylüler “Bu artık botanik falan değil, Abidin Abi” diyordu. Hacer öleli iki yıl olmuştu. O zamandan beri Yusuf konuştuğunda ağzından kelimeler yerine garip sesler çıkıyordu: bazen saatlerce sadece “sandviççç” diye bağırıyor, bazen kuş gibi bir kapı zili oluyor, bazen de bahçesinde oturuken etraftan geçen insanlara “şululu şululu” diye sesleniyordu. İnsanlar doğal olarak uzak durmayı tercih ediyordu; normal olan buydu. Şululu şululu değil. Bahar başında Deniz Öğretmen köye geldi. Gençti, gözlüklüydü, sürekli bir şeyler arıyordu: tarih, iz, bilgi, bazen de evet, gözlüğünü (genelde alnındaydı). Köy tarihini yazacaktı. Yaşlılarla konuşuyordu, hatta biriyle konuşurken yaşlı adamın sakalında “hırçın taşra insanının büyük şehir özlemini” bulmuştu. O zamanlar “Ahlat Ağacı” daha ortalarda yoktu. Yusuf'la da bir kez konuşmuştu. Bahçe için. Hacer için. Yusuf o gün yalnızca iki kez “hmmppffsss” demişti ve bu, köy standardında bir röportaj sayılıyordu. Bir hafta sonra Deniz Öğretmen öğle vakti Yusuf’un kapısını çaldı. “Ne var?” dedi Yusuf. “Hacer’le ilgili bir şey buldum,” dedi Deniz. “Gazetenin arşivinde bir röportaj.” Telefonunu çıkardı. Hacer’in fotoğrafı görünüyordu. Gençti, gülümsüyordu. 1985 yazıyordu. O sıralar bahçede patatesler topraktan çıkmış, orta şekerli kahvelerini yudumlarken “Bu yıl güneş iyi çalıştı” diye konuşuyorlardı. Röportajda Hacer şöyle diyordu: “Bu bahçe benim değil ki. Toprak hepimizin. Ben sadece onun mimarıyım.” Ardından bilinmeyen bir nedenle röportaj “Hacer ansızın koşmaya başladı ve bir at ve dört nal ve sekiz kahkaha dünyanın dönüşüne şaşırdılar. Yakınlardaki bir tavuk da bayılıverdi” cümlesiyle devam ediyordu. Yusuf bu cümleyi üç kez okudu. İkinci okuyuşta harfler sırayla el salladı. Telefonu geri verdi. “Teşekkür ederim,” dedi. Bu kez sesi gayet normaldi. Ama Yusuf’un içinde bir şeyler geri dönmemecesine değişmişti. Evet dönmemecesine, dramatik bir takım şeyler oluyordu. İçeri girip mutfak masasına oturdu. Hacer’in fotoğrafına baktı. Sonra bahçeye baktı. Sonra bahçenin kapısına baktı. Sonra yine fotoğrafa baktı. Sonra kapıya. Sonra “Ben bunu niye yapıyorum?” diye kendi kendine sorup yine yaptı. Kilit oradaydı. İki yıldır hep oradaydı. Arada hafifçe öksürüyordu. Bir sigara yaktı Yusuf. Bir cin tonik koydu kendine. Sigarayı cin tonikle söndürmeye kalktı. Söndürdü. Bir daha yaktı. Kalan yarım bardak cin tonikle tekrar söndürdü. Üçüncüsünde sigarayı yakıp kendi kendine sönmesi için kül tablasına bıraktı. Akşam bahçenin kapısına çıktı. Uzun süre durdu. Sonra kilidi açtı. Kapı “Tıng” diye ferahladı. Yusuf kapıyı öylece açık bıraktı. Artık kilit mi yoksa kapı mı bilinmez, “Ben özgür oldum galiba,” diye bir ses duyuldu. Sabah erkenden çay demledi. Çaydanlık buhar çıkarırken, Amelie-vari bir edayla melodik bir ıslık çalıyordu. Yusuf etraftaki köyün yaşlılarını görünce “Gelin, çay koyayım size de, içelim” dedi. İlk gelen komşu Elvan oldu. Bahçeye girerken duraksadı; çünkü bahçe içeri adım atana “nabıyon oğlum” diye selam veriyordu. Kadın yine de girdi. “Gül fidanı ister misin?” dedi Yusuf. Kadın “İsterim,” dedi ama bir yandan da şaşkındı; çünkü Yusuf kimseye bahçeden bir şey vermezdi. Öğlene kadar bahçe insanla doldu. Herkes bir şey aldı, bir şey içti, bir şey söyledi. Bahçeden arada faili bilinmez bir alkış sesi yükseliyordu. İnsanlar gidince Yusuf bahçenin ortasına oturdu. Toprak kokuyordu. Hem de konuşur gibi kokuyordu. “Bir sefere çıkmıştım,” dedi. Uzaklara baktı. Devam edecekti ama o sırada bahçedeki minik bir ağaç “Şşş, dramatik etki için burada keselim,” der gibi sallandı. Akşam güneşi bahçeyi turuncuya boyadıktan sonra Yusuf bir köşeye oturup resmin kenarlarını düzeltmeye girişti. Nargilesini yaktı. Kapı açıktı. İçeri bir kedi girdi, etrafa baktı, “Hmm, yeni dekorasyon iyi olmuş,” der gibi kuyruk sallayıp gitti. Sonra iki çocuk geldi; meyve istediler. Verdi. Ertesi gün de kapı açıktı. Ondan sonraki gün de. Kapı artık kendisini bir derviş gibi görüyordu. Bir akşam Deniz Öğretmen geldi. “Nasılsınız Yusu Amcaf?” “İyiyim,” dedi Yusuf. Bu kez sesi bir mochi gibi yumuşacıktı. Sustular. Çayı içtiler. Çayı içtiler ve sustular. “Hacer,” dedi Yusuf. “Hep derdi, toprak kimseye ait değil. Biz ona bakarız, o bize. Durdu. Bahçeye baktı. “Ben onu kaybedince toprağı da kapattım. Sanki ikimiz içeride kalacakmışız gibi. Ama o dışarıda kalmış.” Deniz sessiz kaldı. Neden sonra, “Toprak hep başkalarıdır.” gibisinden akmaz kokmaz bir şey söyledi. Yusuf’un yarattığı tüm havanın içine etti böylece. Yusuf Deniz öğretmeni pataklamamak için zor tuttu kendini. “Öykü bu noktadayken, artık böyle şeyler yapmamalıyım.” dedi. Güneş battı. Biraz fazla büyüyerek battı; köylüler bunun mevsimsel bir şaka olduğunu düşündü. Kapı halâ açıktı. Yusuf Amca oturuyordu. Bahçenin kapısı o günden sonra hep açık kaldı. Ve bazen, çok nadir, kapı kendi kendine “Hooop! Hadi bakayım.” diye sallanıp dans ediyordu. etyen. | ||
|
|
||